• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/alemdardernegi
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905326474501
  • https://www.twitter.com/alemdardernegi
  • https://www.instagram.com/alemdardernegi
  • https://www.youtube.com/alemdardernegi

Bagis

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Site Menüsü

Bu Alana Reklam Vermek İçin Tıklayın

Nuri ERCAN
nurihatem@gmail.com
Kırmızı Mayo
01/06/2026



KIRMIZI MAYO

Fakültenin Hakkı ağabeyi, son zamanlarda kantin köşelerinde, amfi çıkışlarında ve yemek sırasında dillerden düşmüyordu. Dedikodu, fakültenin nefes alınıp verilen her yerine sirayet etmişti. Hakkı ağabeyin darmaduman olmuş zihni, vakitsiz öten horozlar misali verdiği komutlarla en ilgisiz öğrencilerin bile dikkatini çekecek düzensiz hareketler yaptırıyordu kendisine. Otururken aniden fırlaması, "hop oturup hop kalkıyor" cinsindendi. Bahçedeki banklarda etrafı kolaçan ederken bacaklarını sürekli sağa sola açıp kapatıyor, bu garip ritmiyle jimnastik antrenmanı yapıyor zannediliyordu.

Hakkı ağabeyin bu hali, beynindeki korku ve heyecan mekanizmasının istemsiz peş peşe tetiklendiğinin bir dışavurumuydu belki de. Mantıklı düşünmeyi sağlayan zihinsel süreçlerin tamamen devre dışı kalmış gibi gözükmesi; kontrolü kaybettiğine, aklî muvazenesini yitirdiğine yorulabilirdi. Bir öğrenci yanına yaklaşıp selam verdiğinde, Hakkı ağabey ona önce donuk, ardından adeta bir tehdit algılamış gibi öfkeli bir sesle  “merhaba” diyordu. Tabii ki bu öfkenin nedenini kimse bilmiyordu; bilinmeyen şey de daha çok merak uyandırıyordu doğal olarak. Hakkı ağabeyin beyni, eski iletişim melekesini silmiş, yerine düşük bir iletişim tarzı hâkim kılmış gibiydi. Karşısındakini dinlerken aniden bir başkasına laf verir gibi konuyu değiştiriyordu. Başladığı mevzu, başka bir konunun sonucu ile buluşuyordu çoğu zaman. Bazen de sadece kendi iç sesine ve zihnindeki gürültüye odaklanarak tek başına oturuyordu banklarda.

Durup dururken otobüs durağından okula yaya gelinen yokuşa doğru başını uzatıp gözlerini boşluğa dikmesi görülmeye değerdi. Bu haliyle düşman gözetleyen nöbetçi bir asker misaliydi. Otururken ayakları titremeye başladığında, ellerinin hareketine mani olamayan Parkinson hastalarını andırıyordu. Anlattığı konuyu elektriği kesilmiş bir hoparlör gibi aniden kestiğinde, gözlerinde beliren şaşkınlık; dünyayla bağını yitirmiş, yabancısı olduğu bir coğrafyada kendini saklamaya çalışan mülteci bir insanın bakışlarını andırıyordu. Aniden ortaya çıkan içgüdüsel eylemler çevresindekileri huzursuz ediyordu. Masadaki çay bardağını sebepsiz yere fırlatıp kalktığı veya çöp kovalarına hiç sinirlenmeden tekme vurduğu manzaralara şahit olan fakülte sakinleri, onun "zaman algısını yitirdiğini" sanıyordu. Kapı görevlisi Şerif Efendi bir defasında bu algıya aldırmadan “Sen ne yapıyorsun, kafayı mı yedin? Hakkı hoca?” diyerek azarlamıştı. Şunu anlamıştık: Sabahlara kadar sabırla kitap okuyan Hakkı ağabey yoktu artık. O sabır abidesi, tepki verirken saniyelerin geçmesini bile bekleyemiyordu. Ne olmuştu Hakkı ağabeye? Cümleler arasındaki mantıksal kopukluklar durumu daha da garipleştiriyordu. Bir anlık sessizlikten sonra, tamamen alakasız bir konudan, güya az önce biriyle konuşuyormuş gibi bahsetmeye başlıyor, ellerini çekiştirip parmaklarını çıtlatıyordu. Düşünceleri zihninden uçup gidiyordu; bu yarım cümlelerden durumun vahameti anlaşılıyordu. Ritmik hareketleri tekrarlayarak o anki olumsuzluğu kapatmaya gayret ediyordu.

Vizeler biteli iki ay olmuştu neredeyse. Vize notlarının stresi bir nebze olsun dindi sanılmıştı ama bir hafta sonra başlayacak finallerin o soğuk gölgesi şimdiden kapıya dayanmıştı. Final telaşının yerini, çözülemez bir bilmeceye dönüşen Hakkı ağabeyin garip hareketleri almıştı.

Fakültede birbirine mesafeli üç ana öğrenci kümelenmesi vardı: Yönetimle uyum içinde olan tutucu grup; keskin bir aidiyet duygusuyla gelecek hayalleri kuran, alenen mücadeleyi seçen devrimci grup ve her türlü çekişmeden uzak, sessiz bir dünyada yaşayan pasif grup. Fakülte mevcudunun büyük çoğunluğu bu üç farklı dünyadan birine aitti. Hakkı ağabey okulda doğal olarak oluşmuş bu kategorik yapılanmaların dışında, sadece kitaplara aitti. İdeolojisini net bir şekilde ortaya koymazdı; "partiler üstüyüm"den öte, "gruplar üstüyüm" duruşu hâkimdi. Ciltli kapakların arkasına sakladığı hayatı, tozlu bir kütüphane mesaisi gibiydi. Gazali’nin İhya’sı, İbn Teymiye’nin Mu’cem’i, Maturidi’nin Te’vilat’ı gibi klasik eserler ve Ahmet Arvasi, Necip Fazıl, Said Nursî gibi meşhur yazarların kitapları koltuğunun altında olabildiği için, bütün grupların sempatisini kazanmıştı. Her topluluk onu "bizden biri" diye sahiplenebiliyordu.

Fakülte günlerinin sonuna yaklaşmış olan Hakkı ağabeyin başı, Himalayalar’da gezer gibi hep yükseklerdeydi. Kendisini entelektüel bir bireysellik aksesuarı ile süslemişti. Yıllardır herkesle iyi geçinir ama hiç kimseyle samimi olmazdı. Okula yaya gelinip gidilecek uzaklıktaki bir mahallede, bodrum katındaki 1+1 dairesinde yaşadığı bilinirdi; lakin evine gidip bir bardak çayını içmiş tek bir arkadaşından bile bahsedilmezdi. Ne var ki fakültenin keskin çizgileri, onun hangi kitabı taşıdığına göre şekillenmişti bile.

Hakkı ağabey bütün grupların ağabeyi idi. Okula geç gelirdi. Koltuğunun altında, biri dün gece okuduğu, diğeri bu gece okuyacağı iki cilt kitap getirirdi. Derslere ehemmiyet vermezdi ama hocaların ekseriyeti onu tanır, onunla tartışmayı severdi. Son zamanlardaki Hakkı ağabey ise hocaların yan gözle beklediği ve dudak altından gülümsediği bir kişilik olmuştu. Düne kadar onun zekâsına ve hikmetli sözlerine meftun olanlar, şimdi onun yıkılışını izlemenin ağırlığı altında eziliyorlardı. Kiminin gözünde hayal kırıklığı, kiminin gözünde derin bir acıma vardı: "Aman Allah’ım, sen de mi Hakkı ağabey?" diye soruyordu bir öğrenci. Bir başkası, elindeki kitabı hırsla kapatan hocasına kulak misafiri oluyordu: "Akıl almıyor, nasıl olur? O kütüphaneyi bir ömür taşıyan adam, şimdi kendi zihnine hapsedilmiş durumda." Kimi, "Gece gündüz o ağır ciltlerin arasında yaşarsan, olacağı buydu," diyor; bir başkası daha acımasızca ekliyordu: "Kafa gitmiş artık, ne oldu bu Hakkı ağabeye!" Hakkı ağabey ise tüm bu fısıltıların ötesindeydi. O, artık kendi zihninin yıkıntıları arasında bir mücevher mi bulmuştu? Yoksa kendisinin de sık sık söylediği;

Harabat ehlini hor görme Zâkir,

Defineye malik vîraneler var…

Dizesindeki “viraneyi” bulmuş muydu?

Derken bizim sınıftaki üç kız öğrencinin, sabahları arkalarında Hakkı ağabey olduğu halde okula beraber gidip geldikleri; muhafız olarak bu yürüyüşe milliyetçi gruptan üç kişinin, ertesi günü de şeriatçı gruptan üç kişinin katıldığı haberiyle dedikodular ayyuka çıktı. "Ev ile okul arasındaki bir kilometrelik yol tiyatro sahnesine dönüşmüştü. En önde hızlı adımlarla yürüyen üç genç kız... Onların on beş adım gerisinde, bir gölge gibi Hakkı ağabey... Milliyetçi grubun liderlerinden üç kişi öncü koruma kuvvetleri; arkada ise şeriatçı gruptan üç kişi, “Biz de varız, kızları yedirmeyiz!” dercesine tam kıta güvenlik hizmeti veriyordu. Sabah erkenden okula geliyorlar, kız arkadaşlar derse giriyor, Hakkı ağabey dışarıda kalıyordu. Kızlar, kapının önünde bekleyen o zalimden kurtulmak için koridorları hızlı hızlı adımlarken, aslında Hakkı ağabey vesilesi ile doğal olarak oluşan koruma konvoyunun ağırlığı altında eziliyorlar mıydı, kimse bilmiyordu.

Hakkı ağabeyi kitapsız görmemiş olanların hayretleri artık sönümlenmişti; millet Hakkı ağabeyin meselesini anlamaya başlamıştı: "Hakkı ağabey âşık!", “Aşk böyle bir şey!”, “Ahh minel aşk”, “Hele canıım..!” gibi dedikodular öğrenci kümelerinden yine atmosfere doğru savrulup gitti. Kime tutulduğu sorusu, fakültenin yeni muammasıydı. Üç isim etrafında dönen dedikodular giderek koyulaşsa da, bir isim üzerinde ittifak edilemedi. Dedi kodular sürerken Hakkı ağabey bir süre kayboldu; “Sarıbinaya gitti ” dediler.

Günün birinde ikinci ders bitimi, tam sınıftan çıkıp kantine gidecekken arkadaşımın kolunu tutup kapıya doğru yönelmiştim ki Hakkı ağabey sınıfa girdi. Ön sıralarda oturmakta olanlardan birinin önündeki boş sıraya oturup yüzünü ona döndü ve “Ben deliler gibi peşinde geziyorum, gece gündüz seni düşünüyorum ama sen pas vermiyorsun!” diye yüksek sesle bağırdı. “Sen pas vermiyorsun” kısmını tiz sesle sertçe söyledi. Vurguyu iyi yapmıştı. Neye uğradığını bilemeyen öğrenci arkadaşımız sesli sesli ağlamaya başladı. Arkadaşımla hemen koşturup Hakkı ağabeyin kolundan tutup kapıdan zorla çıkartırken, “Abi delilik yapma!” dedik. Bize, “Ne delisi, ben hepinizden akıllıyım!” diyerek vurulduğu kıza son defa bakıp hızlıca koridorun derinliklerinde kayboldu.

Hakkı ağabeyden yaz tatili sonrası haber alamadık. Doğrusu merak da etmedik. Yeni dönem başlayınca biz 3. sınıftaydık. Eylülün sonlarına doğru, İzmir’in sıcak günlerinin sabahında, birinci dersin bitiminde Hakkı ağabey aniden sınıfa girdi. Ben Şerif Efendiyi nasıl atlattı diye düşünürken, Hakkı ağabey hemen gözlerine bak-gör emri verdi. Başörtüsü yasağı nedeni ile geçen dönem bizimle olan 16 kız arkadaştan 8 kız öğrenci kalmıştı, başları açıktı. Hakkı ağabey onlara baktı, soldan sağa etrafa zum yapan bir kamera gibi kafası ile etrafı tarayıp bir daha baktı. Hepimiz Hakkı ağabeye odaklanmıştık. Kimseyi gözü ısırmadı. Arkasını dönüp kapıya yöneldi. Üzerindeki sarı tişört ve beyaz pantolonun sadeliğini, beyazla hemhal olup pembeye çalan ve kumaşın altından adeta 'buradayım' diyen kırmızı bir mayonun cüreti bozuyordu.

 


Yazar Hakkında


Nuri ERCAN

01/06/2026



87 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Gölge ve Tırabzan - 04/05/2026
Abdullah İbrahim, elindeki fotoğraf karesini sofra kenarına koydu. Heyecanlıydı. Ağır misafirlerin gelişi de ağır olacaktı. Yılların hasreti zaten her şeyi ağırlaştırıyordu.
Bedir Muhtar Mezarlığı - 03/04/2026
Kâğıt parçası, bir ferman mıydı? Bir yok oluş emrinin tebliği miydi? Ferman… Kime ferman? Neye ferman?
Yok Olan Bellek - 17/02/2026
Hah işte! Korktuğu başına geldi. Olacak oldu. Bakkal Yavuz’un o müşfik sıcaklığının yerini, "Milipar Market" gibi soğuk ve ruhsuz bir isim işgal etti.
Okuyoruz ama Nasıl? - 03/01/2026
Sonradan hidayete erenler ya da tevbe ederek sırat-ı müstakim’e avdet edenlerin Kur’an’a bakış açıları ile muhafazakâr çevrelerde yetişenlerin bakış zaviyeleri birbirinden çok farklı.
Papaz Malthus'un Dolmuşuna Binmek - 11/11/2025
Sahip olduğumuz maddi nimetleri paylaşmamak, muhtaç olanları görememek de açlık korkusunun bir kademe ilerisi olan fakirlik korkusuna terfi etmiş hâli değil midir?
Muhtaç Olduğunu Bilmemek - 04/09/2025
Bizlerin en çok huzur içerisinde olduğu dönemler, hiç kuşkusuz çocukluk dönemleridir. Geçim telaşesi nedir bilinmez. Dünya endişesi hiç yok gibidir.
Muhammed Cöneli - 19/07/2025
Koca mücahit karşımdaydı. Cihat denince ilk akla gelen bir milletin evladı, yürüyen bir heykel gibiydi. Muhammed Cöneli, belki de çamurdan yapılmış evlerin dizildiği bir köyde doğmuştu.
Traverten Tehlikesi - 19/06/2025
Kur’an’ın teklif ettiği insan modeli, Nevşehir’in Peri Bacaları gibidir. Dıştan bakıldığında sade ve yumuşaktır, içindeyse sıcak bir dünya taşır.
Tîn Peşinde İncir Tadında İki Hikâye - 21/05/2025
Gülemedim. İçimden: “Ah Hoca, ah! Sen şakasına unutursan tîni; torunların hepten unutur dîni,” dedim. Önümdeki inciri işaret ettim: — “Tîn” bu! Yani incir, dedim.
 Devamı