• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/alemdardernegi
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905326474501
  • https://www.twitter.com/alemdardernegi
  • https://www.instagram.com/alemdardernegi
  • https://www.youtube.com/alemdardernegi

Bagis

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Site Menüsü

Bu Alana Reklam Vermek İçin Tıklayın

Celalettin KANDEMİR
celalettinkandemir1966@gmail.com
ABD ve İsrail’in İran Politikası Üzerinden Ortadoğu’yu Yeniden Dizayn Etme Çabası
03/03/2026




ABD ve İsrail’in İran Politikası Üzerinden Ortadoğu’yu Yeniden Dizayn Etme Çabası
 
Jeopolitik, Stratejik ve Teopolitik Bir Okuma
Giriş
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran karşısında giderek sertleşen tutumu, yalnızca iki devlet arasındaki konjonktürel bir gerilim değildir. Bu süreç, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesine dönük uzun erimli bir stratejik vizyonun parçası olarak okunmalıdır. Bu vizyonun doğrudan ya da dolaylı etkilediği en kritik aktörlerden biri ise Türkiye’dir.
İran’ın askerî, siyasi ve ekonomik olarak yıpratılması, kısa vadede Türkiye açısından bazı jeopolitik açılımlar doğuruyor gibi görünse de, orta ve uzun vadede daha derin bir risk barındırmaktadır. Zira bölgesel güçler “ara hedefler” üzerinden tasfiye edilirken, asıl dengeleyici aktörlerin kuşatılması tarihsel bir stratejik örüntü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda İsrail ve ABD’nin İran’a karşı tutumu, yalnızca Tahran yönetimini zayıflatmayı değil; İran sonrası oluşacak güç boşluğunda Türkiye’nin de doğrudan hedef alınabileceği bir zemini hazırlamaktadır.
 
1. İran Üzerinden Yürüyen Strateji: Ara Hedef Doktrini
Uluslararası ilişkiler literatüründe büyük güçlerin rakiplerini doğrudan karşısına almadan önce çevresel aktörleri zayıflatması, rasyonel bir ön dengeleme (pre-balancing) stratejisi olarak ele alınır. ABD–İsrail ekseninde İran’ın kuşatılması, bu doktrinin Ortadoğu’daki güncel tezahürüdür. Bu politika, İsrail açısından varoluşsal tehdit algısını düşürme; ABD açısından ise bölgesel güç mimarisini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden inşa etme işlevi görmektedir.[i]
Bu süreç aynı zamanda bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmekte; devlet dışı aktörlerin alan kazanmasına ve vekâlet savaşlarının kalıcılaşmasına zemin hazırlamaktadır.
 
2. Türkiye: Kurucu Aktör mü, Sonraki Hedef mi?
Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayii, diplomatik kapasite ve askerî caydırıcılık alanlarında elde ettiği kazanımlar, onu yalnızca bölgesel bir güç değil, potansiyel kurucu aktör konumuna taşımaktadır. Bu yükseliş, bazı Batılı merkezlerde “denge bozucu ivme” olarak okunmakta ve Türkiye uzun vadede kontrol edilmesi gereken stratejik risk kategorisine yerleştirilmektedir.
Türkiye’nin NATO üyesi olması, çok yönlü dış politika yürütmesi ve Karadeniz–Doğu Akdeniz–Ortadoğu hattında artan askerî-diplomatik görünürlüğü, onu hem vazgeçilmez bir ortak hem de stratejik otonomi arayışına giren bir aktör hâline getirmektedir.
Bu bağlamda İran’ın zayıflatılması, kısa vadede Ankara’ya belirli manevra alanları açıyor gibi görünse de, orta ve uzun vadede Türkiye’nin daha doğrudan baskı ve çevreleme politikalarına maruz kalma ihtimalini artırmaktadır.
Türkiye’nin enerji güvenliği perspektifinden nükleer altyapıya yönelmesi de bu jeopolitik çerçevede değerlendirilmelidir. Karadeniz kıyısındaki Sinop’ta planlanan nükleer enerji santrali ve bu alanda Rusya ile geliştirilen teknik iş birlikleri, Ankara’nın enerji arzını çeşitlendirme ve yüksek teknoloji kapasitesini artırma çabasının parçasıdır.[ii]
Her ne kadar nükleer enerji projeleri resmî söylemde sivil amaçlı olarak tanımlansa da, nükleer teknoloji uluslararası güvenlik literatüründe çift kullanımlı (dual-use) kapasite kapsamında değerlendirilir. Nükleer yakıt döngüsü, ileri mühendislik altyapısı ve insan kaynağı birikimi, devletlerin uzun vadeli stratejik caydırıcılık potansiyelini dolaylı biçimde artırmaktadır.[iii] Bu nedenle İsrail ve arkasındaki stratejik iradenin, Türkiye’nin nükleer teknoloji eşiğine yaklaşmasını uzun vadeli bir risk olarak okuması ve bu kapasitenin derinleşmesini önleyici dengeleme stratejileriyle sınırlandırmak istemesi jeopolitik açıdan rasyonel bir beklentidir.
 
3. Teopolitik Boyut: “Tanrıyı Kıyamete Zorlama” Tezi
İsrail’in güvenlik ve yayılma politikalarını yalnızca rasyonel çıkar hesaplarıyla açıklamak eksik kalır. Bu politikaların arka planında güçlü bir teopolitik motivasyon bulunmaktadır. Literatürde “Tanrıyı kıyamete zorlama” (forcing God’s hand) şeklinde ifade edilen yaklaşım, özellikle Gershom Gorenberg tarafından analiz edilmiştir. Gorenberg’e göre, İsrail’deki bazı dini-siyonist çevreler Mesih’in gelişini hızlandırmak ve ilahî vaatlerin gerçekleşmesini “tetiklemek” amacıyla siyasal ve askerî çatışmaları kutsal bir görev olarak görmektedir.[iv] Bu yaklaşım, çatışmayı yalnızca güvenlik politikası olmaktan çıkarıp kutsal tarihin hızlandırılması olarak yorumlayan bir zihniyet üretmektedir.
 
4. Arz-ı Mev‘ûd: Tevrat Kaynaklı Jeopolitik İddia
İsrail siyasal tahayyülünde önemli yer tutan Arz-ı Mev‘ûd anlayışı, doğrudan Tevrat metinlerine dayandırılmaktadır. Bu anlayışın temel referansları; Tekvin 15:18, Çıkış 23:31 ve Tesniye 11:24’tür.[v] Bu metinler, bazı İsrail siyasal-dinî çevrelerinde modern sınırların ötesine geçen bir jeopolitik tahayyül üretmekte; böylece kutsal metinler çağdaş uluslararası hukuk normlarının önüne geçirilebilmektedir.
 
5. İslam Dünyasının Parçalanmışlığı ve Stratejik Zafiyet
İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesindeki ülkelerin büyük bölümü, ortak bir güvenlik ve dış politika vizyonu geliştirememektedir. Bu parçalanmışlık, dış müdahaleleri kolaylaştırmakta; bölgesel aktörlerin pazarlık gücünü zayıflatmakta ve Filistin ile İran gibi krizlerde müşterek bir duruş üretilememesine yol açmaktadır.
 
Sonuç: Kaçınılmaz Yüzleşme ve Tarihsel Uyarı
Savaş arzu edilen bir durum değildir; ancak tarih, bazı çatışmaların ilahî hikmet bağlamında farklı sonuçlar doğurabildiğini göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ‘insanın şer gördüğü şeylerde hayır, hayır gördüğü şeylerde ise şer bulunabileceğine’ işaret edilir. Ortadoğu’da taşlar yeniden dizilirken, Türkiye’nin kısa vadeli kazanımlar yerine uzun vadeli kurucu strateji üretmesi hayati önemdedir.
 
Allah nûrunu tamamlayacaktır. (Saff 61/8; Tevbe 9/32).
Ve’l-âkıbetü li’l-müttakîn. (A‘râf 7/128).
Vesselâmü alâ menittebea’l-hüdâ (Tâhâ 20/47).
 

Yazar Hakkında

Dr. Celalettin KANDEMİR
28.02.2026, Herborn/ ALMANYA
 


[i] John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics, 2. bs. (New York: W. W. Norton, 2014), 30–35.

[ii]  Sinop Nükleer Güç Santrali projesi ve Türkiye–Rusya teknik iş birliği hakkında genel çerçeve için bk. Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı resmî açıklamaları.

[iii] Barry Buzan – Ole Waever, Regions and Powers: The Structure of International Security (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), 44–47.

[iv] Gershom Gorenberg, The End of Days: Fundamentalism and the Struggle for the Temple Mount (New York: Free Press, 2002), 6–9.

[v] Kitâb-ı Mukaddes, Tekvin 15:18; Çıkış 23:31; Tesniye 11:24.



48 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları