• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/alemdardernegi
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905326474501
  • https://www.twitter.com/alemdardernegi
  • https://www.instagram.com/alemdardernegi
  • https://www.youtube.com/alemdardernegi

Bagis

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Site Menüsü

Bu Alana Reklam Vermek İçin Tıklayın

Celalettin KANDEMİR
celalettinkandemir1966@gmail.com
Cumhuriyetin Enkazinda Doğan Bir Hafiz: Üzeyir Kandemir
05/05/2026

 







CUMHURİYETİN ENKAZINDA DOĞAN BİR HAFIZ: ÜZEY
İR KANDEMİR

Dile kolay tam doksan beş sene…

Şüphesiz ki 95 yıllık bir hayatı birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir.

Bizim burada yapacağımız şey; babamın hayatında öne çıkan önemli hadiseleri başlıklar hâlinde ele almak ve okuyucularımıza özellikle de din görevlisi kardeşlerimize, yakın tarihimizden bir pencere açarak, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde dinî baskılarla karşılaşan seleflerinin çile ve zulüm dolu hatıralarını yeni nesillere aktarmak ve bu sayede onların dinî ve meslekî gayretlerini motive etmektir.

Alman Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu gibi zorlu süreçlerin ardından, 1930’lu yıllarda fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş; tek bir çift öküz ve 30 dönüm tarladan elde edilen ürünle dokuz nüfusun geçimini sağlamak zorunda kalan bir aile.

Yaşanan dinî sınırlamalar nedeniyle medreselerin kapatılması, Kur’an eğitiminin kısıtlanması, Türkçe ezan uygulamasının dayatılması ve Kur’an-ı Kerim mushafı ve Elif cüzü gibi temel kaynaklara ulaşmanın dahi çok zor olduğu bir zaman dilimi.

Yaşanan tüm yokluklara, yolsuzluklara ve olumsuz şartlara; rejimin şiddet ve baskılarla İslam’ı ve kutsal kitap Kur’an’ı satırlardan, hatta gönüllerden silmeye yönelik onca zulmüne rağmen, Anadolu insanının kalbindeki Allah inancı adeta küllerinden doğan bir Anka kuşu gibi yeniden filizlenmiştir.

Bu çalışma babamın şahsında, Anadolu genelinde din eğitimi ve öğrenimini ve öğretimini sürdürülmesi, insanların inançları uğruna neleri göze alabileceğinin canlı bir hikayesidir.

Öyle fedakâr bir anne ki; kendi yiyeceği buğdayı dahi yemeyip, eşinden gizli şekilde çocuğuna hafızlık yaptıran hocaya göndermektedir.

O dönem öyle bir dönemdi ki; hocalar binbir zorluk içinde, tek başlarına, ilkel şartlarda ve adeta kelle koltukta, jandarma korkusu ve rejim baskısı altında 80-100 öğrenciyi seher vaktinden kuşluk vaktine kadar, neredeyse hiç yerlerinden kalkmadan dinlerlerdi.

Hiç maaş almadan, bir gün bile tatil yapmadan bu hizmeti sunmaları; gerçekten takdire, teşekküre ve hayırla yâd edilmeye layık bir davranış değil midir?

Nitekim babamın ilk olarak Kur’an harfleriyle tanışması, paramparça olmuş defter sayfalarındaki Elif -Ba ile gerçekleşmiş,

Kur’an-ı Kerim okumaya geçtiğinde, okuyacak bir mushaf bulamayınca, komşu köylerden temin ettiği, başı ve sonu eksik bir Mushaf ile Kur’an’ı okuyup hatmetmiştir.

Hafızlığı evinden 7 km uzaktaki bir köyde, kıt kanaat geçinmelerine rağmen hocaya buğday ücretini babaannemin dedemden saklı olarak göndermiş.

Kur’an-ı Kerim‘i askerler ve jandarmalarından özellikle de Şeflik döneminin İsmet İnönü’nün muhtarlarının zülüm ve baskılarından korkarak ahır ve samanlıkta okumuş.

Türkiye’de Türkçe Ezan okumanın dayatıldığı 18 sene boyunca, Anadolu’nun her camisinde olduğu gibi babam da; -her an diken üstünde, gözleri yoldan gelecek olan askeri jiplerde- bir şekilde ezan okuyabilmiştir.

Kur’an-ı ilk önce yakın bir köyde Kur’an okutan, Deli Şükrü Hafız’dan tecvitli  olarak öğrenmiş.

Ardından yaklaşık 80-100 kişilik bir hafızlık kursu olan Akçakışla köyündeki büyük hafızlık kursuna gidebilmiş.

Köyden hafızlık için 4-5 kişi birlikte gittikleri halde iclerinden sadece babam hafızlığı ikmal edebilmiştir.

Meerhum babam hafızlığı bitirdikten sonra askere giderken, zeytini ilk defa pazarda görmüş ve onu -erik sanarak- alıp yemiş ve -acıymış- diyerek tükürmüş olması size bize ne anlatmaktadır?


YOZGAT ÇEVRESİNDE HAFIZLIK ve ARAPÇA EĞİTİM VEREN MEDRESELER:

Bu dönemin din eğitimi ve öğretiminin panoraması niteliğindeki, Yozgat ve civarındaki hafızlık ve Arapça tedris edilen medreselerin listesinden oluşan nadir bilgileri  aşağıdaki şekilde vermişti babam.

O Dönemde Yozgat Havalisindeki Hafızlık ve Arapça Eğitim Veren Medreseler:

1-Basri Hoca: Yerköy ve Çiçekdağı’nda müftülük yaptı. Ozanlı Mehmet Efendi’nin (Kerameti zahir evliya: Nevşehir Uçhisarlı emekli müftü namı diğer Hacısofu’nun, merkeple kış günü ziyaretine gidip kerametini ölçmeye çalıştığı..) kızdan torunu. Belekçehan Kavağı’nda imamlık yapmış, Yerköy’de vefat etmiş.

2-Ozanlı Bekir Hoca. Ozan’da okutmuş. Bir çok hoca yetiştirmiş.

3-Çerkez Naci Kargalık - Karelli iki çerkez köyünde Arapça talebe okuttu. Kör Hoca: Mahmut Akyol’u okutan hoca. Yozgat’ın köylerinde.

4-Mahmatlılı Eşki Hocanın oğlu Ali Efendi. Sorgun’un merkez ve köylerinde.

5-Koçak’ta Yusuf hoca. Koçaklı Büyük Ahmet Efendi’nin torunu. Koçak havalisinde okutmuş. Yusuf Hoca, Ulucanlar Camiinde (1955-60 yıllarında) müezzin kadrosunda çalışmış, Alevilerle alakalı sert eleştirisi olduğundan bir gün sabah namazında öldürülmüş.

6-Akçakışla Mehmet Gündüz Hoca (Hafızlığı Ürgüp’ten, İstanbul’dan gelen bir Hoca’dan almış.)

7-Hisarbey de ve Kavak’ta, Trabzon Çaykaralı Laz İsmail Çolak Hoca’dan da babam gil okumuş. Kavak’tan Hisarbey’e babamgil getirtmiş.

8-İnkışla’ya (babamın köyü) Siirtli Kürt Raşit Hoca’dan 15-20 kişi den Arapça okumuşlar. Babamgil..


BABAMIN DERS ALDIĞI HOCALAR:

Babam zahiri ilimleri; Osman Hoca, Deli Şükrü Hafız, Mevlüt Hoca ve Akçakışla’daki Laz Hoca gibi hocalardan; Kur’an, tecvid, medrese usulü Arapça Sarf-Nahiv, İnşa gibi diğer ilimleri tedris ve hıfzını tekmil etmiştir.

Sene 1958, arkadaşlarından sekizi Akçakışla köyünde hafızlığı bitirmiş ve 2,5, 3 sene kadar okumuşlar. Burada okudukları alet ve kitaplardan bazıları şunlardır:

Sarf-Nahiv cümlesi, mesela Emsile’den başladık, Bina, Maksud, Avâmil, Izhar, Kâfiye, Molla Camii, Akaid-i Kestelî, Telhis, İlm-i Mesânî, Hazin Tefsiri. Fıkıh’tan Kudûrî, Haleb-i Sağîr ve Tahtâvî, Nûr-i’l-İzah, Camiu’s-Sağîr, Mantık’tan Isağoci ve Mir’atü’l-Usûl gibi kitaplar. Bu kitapları buradaki meşhur Laz Hocaefendi’den okumuşlar.

Şimdi ikinci dönem başlıyor…Bu sefer de Kavak köyünde ders okutmakta olan Siirtli Raşit Hoca Efendi’yi de Sadık ve Hilmi Hocalarla birlikte köylerine Arapça ders okutmak üzere getirtmişler.  Yıl 1960-61 bu devre de burada sona erdi.

1979 yılında Nevşehir merkez Ortabekdik Camii’ne geldikten sonra, bu ilimleri Konyalı Osman Yılmaz Hoca’dan Ahmet Sürücü, Ahmet Avlanmaz, Hafiz Cemil Usta gibi bir grup hoca ve müezzinle birlikte tekrar etme fırsatı bulmuştu.

Bu sıralarda Nevşehir İmam Hatip Lisesi orta 2. sınıf öğrencisi olan bendeniz de hem babamdan hem de merhum Osman Hoca’dan, bir grup öğrenci arkadaşımla birlikte talim üzere Kur’an-ı Kerim ve Arapça sarf-nahiv dersleri okumuştuk.


FEYZ ALDIĞI ÖNEMLİ SİMALAR

“Yozgat’ın Gülü” olarak bilinen merhum Şeyhzade Ahmet Efendi, babamın hafızlığından itibaren tanıyıp feyz aldığı ilk hocadır. Babamın tanıştığı önemli simalardan biri de; Fazlı Lekesiz Hoca ve Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir’in de Arapça hocası olan, kurra hafız, emekli müftü, Oflu Koca Müftü diye maruf Hüseyin Avni Bayraktar’dır. Köyden şehre geldikleri günlerde tanışıp birlikte sohbet etmişlerdir.

Ayrıca Nevşehir Müftülüğü’nün sabık vaizi Mehmet Köse’nin medrese icazetli hocası Sadık Hoca ve onun da hocası olan, büyük âlim ve fazıl, kerameti zahir Akdağmadeni ilçesi eski müftüsü Mehmet Efendi de merhum babacığımın bizzat görüşüp ilminden ve feyzinden istifade ettiği ilim ve irfan ehillerinden bazılarıdır.

Kendi köyünden yedi kişi diğerleri Hisarbey, Akçadam ve Celal höyüğü köyünden olmak üzere 25-30 kişi, Hisarbey köyünde Arapça öğrenmişler.


ANADOLU’YU BAŞTAN BAŞA YAYA GEZEREK İMAMLIK YAPMAK

Anadolu’yu Yozgat’tan başlayarak, neredeyse Orta Anadolu’nun büyük bölümünü; Kayseri’den, Kırşehir’e, Kırşehir’den Konya’ya, oradan Ankara’nın Haymana’sına kadar, yaya bir şekilde köy köy, mezra mezra Ramazan imamlığı için “cer”[i] (*) yaparak adımladığını dramatik bir şekilde ortaya koy!

Haymana’nın ıssız mezralarında çoban köpeklerinden dolayı tuvalete bekçilerle gidip gelmesi,

17-18 yaşındaki kızlarla ayak ayağa değecek şekilde yataklarda yatması,

Akdağmadeni Müftüsü olan Ozanlı Mehmet Efendi’yle görüşmesi,

Bu zahiren ve batınen ilim sahibi olan büyük velinin talebesi olan Sadık hocayla olan ilişkisini,

Sadık hoca ki; kendisi Ozanlı Mehmet Efendi’nin tek icazetli talebesidir. Hâlen Kayseri’de Yüksek İhtisas Eğitim merkezinde öğretim üyesi olan Nevşehir eski vaizi Mehmet Köse’nin de hocasıdır.

Mehmet Köse’de Nevşehir vaizliği sırasında bendenizin de hocası Kurşunlu Cami’nin altındaki yerde Ahmet Yalvaç gibi hocalarla Merâku’l-felah okuduğumuz bir hocamızdır. Göre Kasabası Merkez Camiinde görevliyken 4-5 km’yi her gün kat ederek gidip gelerek okumuştuk..


OZANLI MÜFTÜ MEHMET EFENDİ’NİN KERAMETİ:

Nevsehirli ve orta Anadolu’da Uçhisarlı Hacı Sofu diye maruf olan eski emekli müftü,  Ozanlı Müftü Mehmet Efendi hakkında kendisinin bizzat yasamış olduğu kerametini şöyle anlatıyordu:

“Nevşehir’den, 50 seneye yakın öncesi idi, zamanlardan bir gün merkebime binip, müftü efendiyi Akdağmadeni’ne ziyaretine gittim. Beni bin bir naz ile evine kabul etti. Ben onun hâllerini duyup onun hayranı olduğum için fiziği yönünden de yüz simasını çok farklı hayal ediyordum, fakat görünce yüzünde az bir çopurluk ve çillik görür gibi oldum ve içimden böyle geçti idi. Bana ne dese iyi? İçimden geçeni yüzüme vururcasına ağzından şu inci taneleri döküldü:

“Sûretimde nem var benim,

Sîretimdedir madenim.”

İşte burada Arapça bir deyiş hatırıma geldi:

 " لِأَنْ تَسْمَعَ بِالْمُعيِدِيِّ خَيْرٌ مِنْ أنْ تَرَاهُ "

“Bir kişiyi duyman, onu görmenden daha iyidir.”

Tabi bu sözleri duyunca ben kendi kendime dedim; “şimdi baltayı taşa vurduk.”

Bununla da kalmadı gaflarım; az sonra Müftü Efendi’nin güzel bir bahçesi vardı, bana bir tabağın içinde 5-10 adet erik getirdi fakat ben eriği içimden “ne kadar da az getirmiş bu kadar mı az getirilir misafire ikram” diye geçirdim ki; ne dese iyi müftü efendi:

“Omuzum! hep sana mı getirip yedireceğim, daha buradan niceleri gelip yiyecekler” dedi.
Ben yine ikinci defa hata ettiğimi, içimden suizan beslediğimi anladım..

Üçüncü defa da bir hata daha yaptım. Müftü efendi sonradan bir ferik almıştı, o da içerden çıkarken gözüme ilişti.

“Vah vah! Hanımı da çok gençmiş.” diye kalbimden geçirdim. Bana bu sefer de haddimi yine bildirecek şu sözleri söyledi:

“Omuzum!” dedi, “Bu hanım Bacın, bu dünyada da ahirette de benim!” dedi.

Ondan sonra artık, bu dersleri aldıktan sonra ben orada duramadım ve ayrılmak zorunda kaldım..


BABAMIN HAYATININ DÖNÜM NOKTASI

Ebu Hanife’ye atfedilen “lev la senetani leheleken numani” sözü benzeri babamın yaşadığı maneviyat değişimi onun hayatındaki en önemli dönüm noktası olan 1978-1979’lu yıllardaki İstanbul Erenköy ziyaretidir. Bu ziyaret çerçevesinde tarikat-i ali’ye girmiş, Mahmud Sami Ramazanoğlu üstada mürid olumştu.


Babamın görev yaptığı yerlerde ilginç yönleriyle öne çıkan bazı başlıklar:

ÜSTÜ AÇIK, ÇATISIZ CAMİDE BİR YIL İMAMLIK

Üstü açık çatısı olmayan Sarıkaya ilçesinin Baraklı Köyü’nde bir sene imamlık yapması,

İlk resmi göreve tayin olduğu, Kırşehir Mucur ilçesinin Dalakçı köyünde oturacak ev bulamayıp lojman bulamayıp zamanında ahır olan hayvan barınağını temizleyip badana edip oturulması,

Yine  Anadolu’nun inanç atmosferini yansıtan ilginç bir durumunu yansıtan Kırşehir’in Dalakçı köyünde maddi durumumuz gayet iyi idi. Örneğin 11 koyun, arı kovanlarımız vardı. Bunların yanısıra annem yorgan sırır, kilim dokurdu. Köyün ev bütçesine büyük katkılarına rağmen, kozmopolit bir yapıya sahip olmasından kaynaklı birtakım problemler yaşanmaya başlanmıştı.

Örneğin hiç unutmuyorum; 6-7 yaşındaki çocuk arkadaşlarımın bir bayram günü, beni bakkala götürüp, beni zorla yatırıp elimi kolumu bağlayarak,  bana Tuborg ve Efes Pilsen biralarını içirmeye zorlamaları yine annemin babama:

“Ben de pantolon giyebilir miyim? ve “Biz de Ecevit‘e oy versek olmaz mı?” şeklindeki soruları sorması gibi.

En son bardağı taşıran şey; abimin Mucur İmam Hatip Lisesi’ne paralı yatılıya verdiği halde, ikide bir eve kaçıp gelmesi ve babamın müdüre gidip durumu anlatarak:

“-Benim oğlan böyle kaçıp geliyor ne yapacağız? Böyle olmaz, ben onun okuyup iyi bir adam olmasını istiyorum!” dediğinde, okul müdürünün:

“-Hocam merak etme sen! Olsun, biz sene sonunda onun karnesini notlarını en güzel şekilde veririz…” sözü olmuştu.

Babam bunun üzerine, o gece yarısı ilçeye ve Kırşehir vilayetine gidip müftülerle görüşüp, tayinini en yakında iyi bir imam hatip eğitimi veren şehir olarak Nevşehir’i tavsiye etmisler. Nevşehir merkeze tayinini aldıramayınca merkeze en yakın köy olan Karapınar’a tayinini istedi. Babamın bu hassasiyeti aile ve ehli için, bizler gerçek manada bir hicret ve cihad idi.


YUNAN RUM KESİMİ PARTİSİ “EOKA” YI KENDİNE REHBER EDİNEN BİR KÖY MUHTARI

Kırşehir’in Mucur ilçesine bağlı Dalakçı köyünde, dönemin muhtarı “EVHACI” lakaplı idi. Kıbrıs Rum kesiminin lideri Yunan “EOKA” partisinin liderlerinin ismini kendisine lider edinen bu muhtar hep din adamlarıyla, dindarlarla uğraşırdı.

“MUSA’LAR VARSA, FİRAVUNLAR DA OLACAKTIR “

“Camiye Adım Atamayan Vali”

Dalakçı köyünde yeni inşa edilen ortaokulun açılışına Kırşehir valisi, Mucur kaymakamı da katılmışlardı.  O dönemde İçişleri Bakanlığı, MSP Partisinin uhdesinde idi. Rahmetli Oğuzhan Asiltürk’ün atamış olduğu halde foterli vali, babam zorladığı halde caminin içine bir türlü girdirememistir. Valinin camiye cemaaate dine olan bu mesafesi dönemdeki yöneticilerle halk arasinda olan manevi yönden mesafenin ne derecede uzak olduğunun bir göstergesidir. 

“MODERN EBU CEHİLLER SAHNEDE”

Böyle bir atmosferden sonra bu köyü terkeden babam, Karapınar Köyü’ne varip henüz yolda köylülerin uzaktan görünce başındaki kasketten dolayı babam için:

-“ Aha bir şapkalı daha geliyor” şeklinde babamın babamı kınamışlardı.

Babamdan önce hiç bir imamı altı aydan fazla görev yaptırmayıp, taşla değnekle gönderilen bu yeni köyde, babamın deyimiyle en az böyle 1000 kişilik böyle bir provokatör çevrenin olduğunu söylüyordu…

İşte böyle bir köyde üç yıla yakın görev yaptı babam. Yaptı yapmasına da aşağıda  bazı örneklerini sunacağımız olmadık zulümlere maruz kaldı(k):

İlk önce ayakkabısına dayak ve ölüm tehditleri içeren bazı kağıtlar konulması,

Ardından caminin mihrabına tam secdeye edecek yere çuvaldız büyüklüğünde iğne yerleştirilmesi,

Ardından bunlardan sonuç alamayınca, anneme sarkıntılık yap(tır)maya ve iftira atmaya kadar yapmış olmaları, kolay kolay her din görevlisinin karşılaşacağı türden ibtilalardan değildir.

Ancak Cahiliye döneminde Peygamberimize ve ilk Müslümanlara yapılan türdeki bu zulümler, merhum Necip Fazıl’ın o “Ebu Cehiller ölmedi, kıtalar dolaşıyor” dizelerini hatırlatıyor bize.

Burada yaşanan olaylara bir başka yönden bakıldığında; bir yerde belanın büyüklüğü orada mükafatın da yüksek olduğunun bir işaretidir.

Yine bu köyde de aynı Dalakçı’da olduğu gibi farklı bir tezat teşkil eden bir inanç paradoksunu yansıtan hadiseler, din psikolojisi ve din sosyolojisi disiplinlerinin ilgilenmesi gereken ilginç bir labartuvar niteliğinde olduğu kanaatindeyiz.

Şöyle ki bu köydeki toplum; babamın müezzini olan Necip Hafız’ın başkanlığında yaklaşık her sene onlarca kişinin hafızlığa çalışıp, Kur’an-ı Kerim hıfzını ikmal ettiği büyük bir toplum. Yani cami cemaati olarak muhafazakar görünümlü bir toplum. Böylesine muhafazakar bir köy olmasına rağmen köyde o dönemde içinde hafızlığa da çalışan bazı gençlerin, (bu günkü gibi sosyal medya falan olmaması nedeniyle), köyün Karapınar ismini almasına sebep olan caminin altındaki o Büyükçeşme’nin başında, camide Kur’an okuyup hafızlık yaptıktan sonra oraya gelip, Çeşme’ye çamaşır yıkamaya veya su doldurmaya gelen kızlara geriden karşıdan bakarak bir tür flört yapılmaktaydı.

Önceki anlattığımız Dalakçı köyündeki vaki olan durum ile tam tersi olan bir sosyal dokuya sahip olan Karapınar’da yaşanan bu olaylar manevi yönden bu iki ayrı zıt kutuplardaki Anadolu köyünün birbiriyle çelişen hallerini yansıtmaktadır.


BABAMIN HAYATINDAN ÖRNEK DAVRANIŞLAR:

Üzeyir Kandemir, ardında büyük eserler veya resmî ünvanlar bırakmamıştır. Ancak yetiştirdiği insanlar ve bıraktığı ahlâkî miras, onun en kalıcı izidir.

Evlatları için o, yalnızca bir baba değil; bir hayat rehberidir. Onun hayatı, sözle değil; hâl ile verilen bir eğitimin örneğidir.

Babamın hayatında hassasiyetle üzerinde durduğu dört şeyle özetlemek mümkündür.  

Bunlar doğruluk ve dürüstlük, helal, namus ve vakar. Bu hususlarda son derece titizdi.

Doğruluğu, dürüstlüğü, iffet ve namusu kendisine şiar edinmiş; bedeli ölüm dahi olsa, bu değerlerden asla taviz vermemiştir.

Aynen Ziya Paşa’nın aşağıdaki dizelerinde ifade edildiği gibi:

“İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah.

Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.“

Helal haram hassasiyeti o kadar yüksekti ki; on yıllara kadar çok düşük maaşla çalışan din görevlilerinin birçoğunun yaptığı gibi, imam hatiplik görevinin dışında asla ek iş yapmamış; kutsal görevini bir vakit bile olsa aksatmamıştır.

Hayatında faize asla bulaşmamış; imamlık maaşıyla 5 daire sahibi olmasına rağmen kredinin semtine bile uğramamıştır. Ailesine ve akrabalarına, ısrarla kredi kartı kullanmamalarını ve hayatlarında faize yer vermemelerini öğütlemiştir.

Faize bulaşmadığı gibi, kıt kanaat geçindiği zor zamanlarda bile zekât ve sadaka kabul etmemiştir.

Namus konusuna gelince, namusunu ve haysiyetini, iffetini ve şerefini korumada aşırı hassastı. Ne kimsenin namusuna yan gözle bakmış ne de başkalarının kendi namusuna yan bakmasına müsaade etmiştir. Hayatı boyunca ne annemin, ne bacılarımın ne de gelinlerinin yabancı bir evde yatmalarına müsaade etmiştir.

Bunlara ekleyeceğim bir başka önemli özellik ise vakarıdır. Hayatının son günlerine kadar kendi ayakları üzerinde durmuş, hiç kimseye eyvallah etmemiştir.

Şimdi, kısaca başlıklarını verdiğimiz bu konularda, babamın bizzat yaşadığı ve kendi dilinden aktardığı canlı ve ilginç ibretlik hatıralarına yer vereceğiz.


HER DEVİRDE YUSUF’LAR OLMALI!

O dönemde köylerde ve mezralarda Ağalık hala devem etmekte. Birçok yerde bu ağalar cer eden imamları tutmakta onların maaşlarını vermekteler. Kendileri de hep bağda bahçede çalıştıklarından imam evde ev halkıyla yalnız kalmakta…

Bunlardan sadece birini babam şöyle anlatırdı:

“Bir hafta bir ağanın odasında kaldım ama şu an o ağanın ismini tam hatırlayamayacağım, ailesi (hanımı) ölmüş sadece 17-18 yaşlarında bir kızı var bu Ağa’nın..

O Ağa ile bir de kızı ve fakir üçümüz aynı odada yatıyoruz. Kızın ve babasının yatağı benim yatağımın bitişiğinde ayak uçları birbirine neredeyse birbirine değecek...

Gece yarısında bir ara uyandım ki; kızın bacakları açılmış hemen usulca örttüm ve hemen geri yattım. Benim kızının üstünü örttüğümü bir görseydi Ağa, acaba ne düşünürdü hakkımda ve akıbetim nasıl olurdu?”

Bu konuda sadece bu olay değil; bunun gibi nice yaşanmış sınamalardan alnının akıyla geçtiğini ifade ederek sık sık şu aşağıdaki özdeyişi söylerdi:

“Yâri gurbette olanın, gör başına neler gelir.”

Burada gurbet hakkında şu dörtlü de yazmadan geçmeyelim:

“Âlemi ervahta ruhlar söz verdi,

Akılla bilinmez o nasıl yerdi..,

Uzaktan bilinmez garibin derdi,

Postu gurbet ele sermeyince…”

Yine bu konuya ışık tutan bir beyitte şöyledir:

“Ehl-i dil ârâm eder her kanda kim rağbetlenir,

Gâh olur gurbet vatan gâhî vatan gurbetlenir.”  


1-HARAMA BAKMAMA/ NAMAHREME RİAYET:

“Bir An Gözleri Harama Kaysa”

Babam diyor ki: “Oturduğumuz apartmanda üst katta bir kadın var. Komşu Ali beyin hanımı idi. Eşinden ayrıldılar. Hep duyardım. Ali’nin hanımı çok güzel falan diye.. Bir gün dışardayız. Sütçü gelmişti mahalleye ben de süt alamak için dışarı çıktım. Baktım Ali’nin o karısı da orada. Hiç yakından görmemiştim. Dedim bir bakıyım “dedikleri kadar güzel miymiş” ..diye.

O günden sonra sol gözüm görmez oldu.. Daha sonra anladım ki, o olay gözlerime maloldu..
Anlatılan o kadın bir kaç gün sonra annemi görmüş ve demiş ki;
“Esma teyze hacı amcanın ne kadar keskin gözleri var. Vallâhi korktum, bana öyle bir baktı ki..” 

Yine buradaki hadiseyi, N. Fazıl Kısakürek’in şu dizelerinin bir tecellisi olarak kabul etmek gerekir diye düşünüyorum:

 

“Bir ân yabancıya kaysa gözleri,

Bir ömür gözyaşı cezasındalar.

2- DÜNYALIK İÇİN MÜSTAĞNİ OLMAK

“Hayır! Ben Zekât Almam”

Hayatı boyunca faiz kredi şöyle dursun, zekat ve fitrenin kuruşu bile bulaşmamış bir hoca. Buna rağmen Allah helalinden 5 adet daire vermiş ..

Ömrü boyunca herkese borç vermiş, sadece Nevşehir’de Tahta Cami mahallesindeki ilk evini alırken, Halit Güven’den cüz’i borç para almış, daha günü gelmeden de ödemiş..

“Oğlum sizin kursağınıza zekât sadaka parası geçmedi Elhamdulillah!”

Birgün Nevşehir’in eşrafından ve zenginlerinden Paslanmaz’ların Köprübaşı denilen mevkideki dükkânlarının oradan geçiyorum. Herhâlde rahmetli Zeki Soyak Bey ona benim maddi durumumun biraz kötü olduğundan bahsetmiş. (Babam merhum bana diyor ki: “Sen de ayakkabı boyuyordun o zaman ve biz 3-4 sene senin ayakkabı boyasından kazandığın parayla geçiniyorduk…”).

Bir de baktım ki arkamdan biri geliyor koşarak. Selam verdi ve bana:

“Hocam bunu al.” dedi. Elinde bir tomar para var..

“Bu ney?” dedim.

“Zekât” dedi.

“Hayır ben zekât almam!” dedim. Bunun üzerine çok saşırmıştı…

Halbuki o dönemde birçok din görevlisi zekât ve sadaka toplayarak geçindiler:


DİN GÖREVLİLERİNE, ALTIN NİTELİĞİNDE NASİHATLER

Kutsal vazifeme adım attığım henüz 18 yaşımda İlk görev yerim olan Manisa’ya tayinim çıktığında otobüste uzun gece  yolculuğumuzda bendenize verdiği nasihatler; sadece bendeniz evladına değil aynı zamanda özellikle yeni din gönüllüsü imam hatip adaylarına hayatları boyunca  elzem olan mesleki tecrübe paylaşımı niteliğindedir.

İşte o kulaklara küpe edilecek nasihatlerden öne çıkanlar:

“Aman ha oğlum kadınlardan uzak dur!

Onlar yolun sağından geliyorsa sen soldan git, mümkünse başka yol kullan!”

Bir de hep uyanık planlı, projeli ve her şeye hazır olmamı öğütlerdi. Onun bu konudaki tabiri aynen söyle idi: 

“Oğlum, cemaatle ve insanlarla ilişkilerinde çok dikkatli ol! Taşın (tehlike) sana nereden ve kimden geleceğini iyi hesap et ona göre gelmeden tedbirini al!”

“Hep manevi yönden ve ilim yönünden kendinden daha yüksek kimselerle iyi kimselerle arkadaşlık et! Onlarla birlikte olup onlardan faydalanarak kendimi geliştirmemi’’ öğütlerdi. 

Muhterem babacığım hep “Kemâlike tahte kelâmike” deyişini tekrar ederdi. ‘Senin kemâl ehlinden olman; konuştuğun kelâmına yani sözüne bağlıdır!’ Yani “insanın kıymeti, dilinin altında gizlidir.” derdi.

Yine merhum babamın bendeniz bu kutlu yola koyulurken fakire söylediği hep üç nasihatten birisi ve Taptuk Emre’ye ait oldugu söylenen o sözde;

“Serte ser bu ser feda olsun ey buser,

Sakın sert olma ahbapların sana küser…”  

“Canım kurban olsun, başım feda olsun sert olana fakat; çok da sert olma dostların dağılır gider…!”

Yine merhum babacığımın bendenize “Aman ha oğlum, bir yerden ayrıldığın zaman tatlı şekilde güzel vedalaşarak ayrıl. Çıkarken kapıyı sakın sert çarpma! Bir gün tekrar gelip orada görev yapacakmış gibi..!”

İşte babamın hayatındaki tecrübelerinden benimle paylaştığı prensipler. 

Birbirinden önemli bu nasihatler bendenize hayatımın başında ve baharında çok etkileyici oldu ve beni motive eden bu sözleri hep yol gösterdi.

Merhum babacığımın bendenizin şahsında aktardığı bu prensiplerin günümüz “kişisel gelişim metotlarının önemli prensipleri” olduğunu düşünüyorum…

Dolayısıyla bir din görevlisinin bu ufuk açıcı ilkelerden beslenerek kendini geliştirecek ve bu kutlu peygamber mesleğinde başarını kapılarını aralaması çok daha kolay olacaktır inşallah.


ŞİİR – (Babamın İmam Hatiplik Mesleği Üzerine  Söylediği Şiir)

“Vazifemdir giyerim cübbe ile abamı.

Sana söz diyen olsa atırlarım babamı.

 

Geçmiş senelerde çocuk okutuyordu

Müfettiş bey gelerek ‘nedir bu’ diye sordu.

Okutamazsın diye mahkemelerde yordu

O da bizim gibiydi bir caminin imamı.

Sana söz diyen olsa, hatırlarım babamı.

 

Namazda bize uyup arkamızda dururlar,

Fırsat bulurlarsa, acımadan vururlar.

Hasta olup ölünce, musallaya gelirler,

 

Vazifemdir giyerim cübbe ile abamı.

Sana söz diyen olsa atırlarım babamı.

 

İlerlemek istedik fakat yürütmediler,

Yaktılar, ateşlerde lakin eritemediler.

Toprağa gömdüler ya yine çürütemediler.

 

Ne minibüs, ne taksi, ne otobüsle varanı.

Rast geldin mi kardeşim halimizi soranı?

Bulamayoruz bizler yaramızı soranı.

 

Rasülullah baştadır ol sahabe imamlar,

Ebu Hanife, Gazzali ve sütçü imamlar.

Örnek oldular bize dareynimiz tamamlar,


Himmet beklenir bizden, karşılık verilmeksizin.

Vazifemiz yaparız, kimseyi yermeksizin.

Ben de sizler gibiyim bir caminin imamı,

Burada oluversin sözlerimin tamamı.”


 

Sonuç: Bir Milletin Sessiz Direnci


Hafız Üzeyir Kandemir’in hayatı, Türkiye’nin yakın tarihindeki dinî ve toplumsal dönüşümlerin mikro ölçekte bir yansımasıdır. Bu hayat, yasaklara rağmen sürdürülen bir geleneğin; baskılara rağmen korunan bir inancın hikâyesidir.

Bu yönüyle o, yalnızca bir hafız değil; bir hafızanın taşıyıcısıdır.

Yaşadığımız bu postmodern çağda, çalışmalarımızın; yeni nesillere -özellikle imam hatiplik yolunu seçen din görevlisi adaylarına- yeni bir bakış açısı kazandırıp güçlü bir vizyon sunabilmesi, bizim için en büyük başarı ve memnuniyet kaynağı olacaktır.

Netice olarak; merhum babacığımın hayatı sıradan bir hayat hikâyesi değil. Bilakis Cumhuriyet’in en sert yıllarında imanını sırtında taşıyarak yürüyen bir neslin, özelde de Hafız Üzeyir Kandemir Hocaefendi’nin sessiz ama vakur direnişinin belgesidir.

İşte böylesine; evladına hep yol gösterip, dünya ahiret işlerine yönelik konularda ufuk açan ulu çınarımızı kaybettik, önceki yıl 2 Mayıs’ta.

NOT: Babamın vefatının 1.ci seneyi devriyesi münasebetiyle kaleme aldığım bu yazımın; merhum ve mağfur babamızın ruhuna “bir Fatiha” hediye etmemize vesile olmasını temenni eder siz değerli okuyucularıma gönülden teşekkür ederim.

Ayrıca yakında çıkacak olan merhum babamın vasiyeti olan, 95 yıllık hayatını konu edinen “Cumhuriyetin Enkazında Doğan Bir Hafız: Üzeyir KANDEMİR” adlı otobiyografik eserimizi ve kendi imamlık hayatımı kaleme aldığım yine otobiyografik bir çalışma olan “Onuncu Köyde ‘Tilkiye Sarık Giydirmek’”  ilginç isimli eserimizi şimdiden sizlere müjdelemek istiyorum.”

Yayımlanacak bu eserlerde, özellikle Nevşehir’in son yarım asrına damga vurmuş din görevlileri ve önemli şahsiyetlerin bugüne dek hiç duyulmamış hatıralarıyla karşılaşacaksınız. Bu sayfalarda yalnızca geçmişi okumayacak, aynı zamanda o ruhu hissedecek, ilham alacak ve kendi yolculuğunuza yeni bir anlam katacaksınız.

Hazır olun; çünkü bu eserler sizi sadece bilgilendirmeyecek, aynı zamanda derinden etkileyecek ve zihninizde unutulmaz izler bırakacak.


وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا.

“Onlar ki: “- Ey Rabbimiz! Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin süruru (sevinci) olacak iyi kimseler ihsan et ve bizi takva sahiblerine imam (önder) yap.” derler.” (Furkân, 25; 74).

İnsanın kendine ve ebeveynine Allah'ın verdiği nimet için şükretmesi, Kur'ân'ın istediği önemli ibâdetlerdendir.

Biz de Ahkâf sûresinin 15. âyetinde ebeveyn ve oğlun sahip olduğu nimetlere şükrü olan dua ile niyaz edelim:

“Bana ve anne-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı işi yapmamı nasip et!" Âmin!


 

Yazar Hakkında

Dr. Celalettin Kandemir

30 Nisan 2026 - Herborn/ ALMANYA

 



[i] “Cer”: “Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın henüz camilere imam hatiplik kadrosu tahsis etmezden önce, hocaların ve hafızların özellikle Ramaan Aylarında hocalık yapmak için sefere çıkmaları ve köy köy görev aramaları” manasına gelmektedir.



194 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Saha Expo 2026 Fuarı - Yıldırımhan Füzesi Ve Hatırlattıkları - 10/05/2026
Bugün sadece Balkanlar, Afrika ve İslam coğrafyası değil; Avrupa’dan Asya’ya kadar pek çok devletin, ayyıldızlı al bayrağın temsil ettiği güven ve caydırıcılık şemsiyesi altında yer alma arayışında olduğu görülmektedir.
İnsan, Allah Teâlâ’nın Biricik Sırrı ve Şaheseridir - 26/04/2026
İnsanın bâtınında nice sırlar gizlidir. Bu sırlar, bir aynadan seyredilir gibi ancak mânevî idrakle kavranabilir. Bu mânevî aynadan bakabilen kişi için bütün cihan müşahede edilebilir.
Sanal Dünyanın “Karanlık Mecraları”: “Dijital Sokaklar”a, Bir Hadis Perspektifinden Bakış - 22/04/2026
Günümüzde “karanlık” kavramı sadece fiziksel bir durumu değil, aynı zamanda denetimsiz ve kontrolsüz alanlarıda ifade etmektedir.
Varoluşun Anlamı: Kulluk, Aşk ve Sorumluluk - 16/04/2026
İnsanoğlunun kıymet ve değerin farkındalığını arttıracak güçlü bir niyazı, şu hakikati de ima eder: Kul olmak, insan için erişilebilecek en büyük makamdır.
Ve Lâ Gâlibe İllallah - 07/04/2026
“ABD Despotizminin İran Karşısında Mağlubiyeti ve Türkiye’nin Başat Olduğu Yeni Dünya Düzeni”
Kıymetli Meslektaşlarıma 41. Yıl Nasihatim - 29/03/2026
Sen öyle bir meslek icrâ etmektesin ki; bir insanın doğumundan ölümüne senin olmadığın, senin gönlüne dokunmadığın bir kişi bile yoktur. Yani beşikten mezara kadar görevlisin sen…
Dijital İstila: Ekranların Gölgesinde Yeni Savaş - 18/03/2026
Savaş artık sınır boylarında değil; ekranların ardında, zihinlerin içinde yaşanmaktadır. Bugünün dünyasında algoritmalar, veri akışları ve içerik bombardımanı; klasik savaş araçlarının yerini almış durumdadır.
Tilavetten Hayata: Kur’an’la Hemdem Olmanın Bereketi - 15/03/2026
Mümin için Kur’an tilaveti, Allah ile sohbet etmek, O’nun kelamına muhatap olmak demektir. Nitekim büyükler, "Rabbinizle aranızı düzeltin" emrini en güzel şekilde Kur’an’a sarılarak yerine getirmişlerdir.
Oruç İnsanın Gözünü Ve Gönlünü Açar - 10/03/2026
Ramazan yalnızca bir takvim ayı değildir; o, rahmetin sağanak sağanak indiği, mağfiretin çağlayanlar gibi aktığı bir tezkiye mevsimidir. Bu ayda zaman mukaddesleşir, mekân ruh kazanır; gündüz sabırla, gece kıyamla dirilir.
 Devamı