Celalettin KANDEMİR
celalettinkandemir1966@gmail.com
Karıncanın Çağrısı: “Evinize Dönün!”
18/05/2026 Karıncanın Çağrısı: “Evinize Dönün!” Kahvehane, Kafe Kültürü ve Müslüman Türk Toplumunda Kültürel Savrulma Üzerine Bir Değerlendirme Kur’ân-ı Kerîm’de Neml sûresinde geçen karınca kıssasında, karıncaların liderinin diğer karıncalara: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin.”[i] şeklindeki hitabı dikkat çekici bir mesaj içermektedir. Bu kıssa üzerine yapılan klasik tefsirlerin yanında, çağın ruhunu dikkate alan metaforik okumaların da mümkün olduğu kanaatindeyim. Burada karınca toplumunun kendi neslini korumaya yönelik uyarısı, modern dünyanın insanı kendi öz yurdundan, evinden, mahremiyetinden ve aile hayatından uzaklaştıran kültürel kuşatmalarına karşı da okunabilir. Hz. Süleyman’ın (a.s.) yaşadığı çağın sıradan ve arkaik bir toplum olmadığı anlaşılmaktadır. Kur’an’da kendisine verilen imkânlar; rüzgârın emrine verilmesi, cinlerin hizmetinde bulunması, kuşlarla iletişim kurabilmesi ve muazzam bir hükümranlığa sahip olması, onun döneminin olağanüstü bir medeniyet seviyesine işaret ettiğini düşündürmektedir. Buradaki dikkat çekici husus şudur: Karınca, yavrularını “yuvalarına dönmeleri” konusunda uyarmaktadır. Bu ifade sadece fiziksel bir korunma çağrısı değil; aynı zamanda güvenli alan, mahremiyet ve sükûnetin merkezine dönüş çağrısı olarak da okunabilir. Bugün modern hayatın dayattığı yaşam tarzı sebebiyle Müslüman toplumlarda ev merkezli yaşam anlayışı büyük ölçüde zayıflamıştır. Ev, insanın sükûn bulduğu bir mekân olmaktan çıkıp yalnızca uyumak için kullanılan bir “otele” dönüşmeye başlamıştır. İnsanlar günlerinin büyük bölümünü kafelerde, alışveriş merkezlerinde, restoranlarda ve dijital mecralarda geçirmektedir. Nitekim “mesken” ve “sükûn” kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Kur’an’da Rum sûresinde geçen: “Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması…”[ii] ifadesi, insanın gerçek huzuru kendi yuvasında bulabileceğine işaret etmektedir. Bu durum yalnızca bireysel değil; aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir dönüşümün de göstergesidir. Mahremiyetin zayıflaması, aile bağlarının çözülmesi, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve bireyselleşmenin artması bu dönüşümün önemli sonuçlarındandır. Bugün 3+1 aile evlerinin terk edilerek 1+1 yaşam biçimlerinin yaygınlaşması da tarihî ve kültürel kodlarımızdan uzaklaşmanın göstergelerinden biridir. Öte yandan yapılan bazı araştırmalar, tüketim alışkanlıklarımızdaki değişimi de ortaya koymaktadır. Fast-food kültürü yaygınlaşırken çay gibi geleneksel unsurların geri planda kalması, kültürel dönüşümün gündelik yaşama yansıyan örneklerinden biridir. Bütün bunlar Müslüman Türk toplumunun kendi köklerinden hızla uzaklaştığını göstermektedir. Günümüzde dinî bir yaşam tarzı çoğu zaman “anormal”, seküler yaşam biçimi ise “normal” kabul edilmeye başlanmıştır. Kahvehane, kafe ve benzeri mekânlar birçok yerde camilerin sosyal işlevine rakip hale gelmiştir. Özellikle görsel medyanın önemli bir bölümü, popüler kültürün taşıyıcı unsurları hâline gelen dizi ve film sektörleri aracılığıyla uzun süredir İslâmî değerlerden uzak bir yayın çizgisi izlemektedir. Daha açık bir ifadeyle; bize ait olmayan bir hayat tarzı, yine bizim maddî imkânlarımızla finanse edilen medya araçları vasıtasıyla kendi çocuklarımıza empoze edilmektedir.
Fransız asıllı düşünür Roger Garaudy (öl. 2012)’nin konuyla ilgili dikkat çekici bir sözü vardır: “Bir insanın değeri, istikbalin inşasına yaptığı katkıyla orantılıdır.” Bu sözü, eşinin işlettiği bir kafede yazdığı rivayet edilmektedir.
Şimdi düşünmek gerekir: Bugün birçok kahvehane ve benzeri mekânda vatana, millete ve toplumun geleceğine ne ölçüde katkı sunulmaktadır? İnsanların bugününe ve yarınına hangi değerler kazandırılmaktadır? Elbette bütün mekânları aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir. Ancak birçok yerde zamanın büyük ölçüde tüketildiği, dedikodunun yaygınlaştığı, mahremiyet sınırlarının zedelendiği ve insanın üretkenliğinden uzaklaştığı da inkâr edilemez bir gerçektir. Kahvehanelerin Tarihî Süreci ve Dönüşümü Kahvehanelerin tarihî süreç içerisindeki fonksiyonları incelendiğinde, ilk dönemlerde bugünkü anlamda yalnızca vakit geçirilen yerler olmadığı görülmektedir. XVI. yüzyıldan itibaren cami çevrelerinde açılan kahvehaneler, çoğu zaman birer “kıraathane” yani okuma evi işlevi görmüştür.[iii] Bu mekânlarda ilmî sohbetler yapılmış, destanlar okunmuş ve toplumun kültürel hafızası canlı tutulmuştur. Evliya Çelebi (öl. 1682), XVII. yüzyılda Bursa’daki kahvehanelerden söz ederken bunları “ârifler mektebi” olarak nitelendirmiş ve ezan okununca cemaatin kahvehaneleri boşaltarak camilere yöneldiğini ifade etmiştir.[iv] Bu mekânlarda: ● Dede Korkut Hikâyeleri, ● Battalgazi Destanı, ● Hamzanâme, ● Danişmendnâme, ● Muhammediye gibi eserler okunmakta; toplumun dinî ve millî şuuru canlı tutulmaktaydı.[v] Buna karşılık, yakın tarihimizden ve günümüzden verilecek bazı örnekler konuya daha fazla açıklık kazandıracaktır: 1990’lı yılların başında, Nevşehir’den hacca gidecek görevliler olarak üç imam-hatip arkadaş, hac seminerine katılmak üzere üç günlüğüne Orta Anadolu’nun, Konya’dan sonra nezih insanlarıyla tanınan şehirlerinden biri olan Kayseri’ye gitmiştik. Kalacağımız yatılı bölge Kur’an kursunda, akşam Türkiye’nin oynayacağı bir millî maçı seyretmek için imam arkadaşlarla birlikte kahvehane aradık. Fakat maalesef bir tane dahi kahvehane bulamadık. Hâlbuki o dönemde Nevşehir gibi küçük bir vilayette bile neredeyse her caddenin başında kahvehaneler vardı. Diğer birçok vilayette de durum bundan pek farklı değildi. O zaman şunu anladım ki başarı asla tesadüf değildir. Bir şehrin gelişmişliğine tesir eden en önemli unsurların başında, o toplumun çalışkan insanlara sahip olması gelmektedir. Bu noktada, insanı üretimden ve çalışmaktan uzaklaştıran kahvehane kültürünün sınırlandırılmasının toplum adına önemli bir kazanım olacağını düşünmüştüm.
Maalesef bugün geldiğimiz noktada, ilk zamanlar “kıraathane” adıyla açılan ve bir dönem okuma ve sohbet mekânı olarak kullanılan bu yerlerin zamanla kahvehaneye, günümüzde ise kafelere dönüşmüş olması gerçekten düşündürücü ve ıstırap verici bir durumdur. Yine Türkiye’de üçüncü görev yerim olan, Manisa’nın Alaşehir ilçesine bağlı yaklaşık 700 haneli Tepeköy’de de beş adet kahvehane bulunuyordu.
Araştırmalara göre Türkiye de bir insan günde ortalama 13 saniye kitap okuyor. Bu şaka değil. Günde 5-6 saat ise televizyon izlenirken kitap okuma ortalaması bir dakika bile değil. Kahvehane sayısı kitapçı sayısını geçiyor...[vi] Dolayısıyla kahvehaneler başlangıçta kültürel üretim merkezleri olarak görülmüş; ancak zamanla asli fonksiyonlarından uzaklaşarak sadece vakit geçirilen alanlara dönüşmüştür. Kahvenin İstanbul’dan Avrupa’ya Yolculuğu Kahvenin İstanbul’a gelişi hakkında farklı rivayetler bulunmakla birlikte yaygın kabul gören görüşe göre kahve, 1554 yılında Şamlı Şems ve Halepli Hakem tarafından İstanbul’a getirilmiştir.[vii] İlk kahvehaneler Tahtakale’de açılmış; kısa sürede İstanbul’un sosyal hayatında önemli bir yer edinmiştir. Daha sonra kahve kültürü İstanbul’dan Avrupa’ya yayılmıştır. Venedik, Paris, Viyana ve Londra’daki ilk kahvehaneler büyük ölçüde Osmanlı etkisiyle ortaya çıkmıştır.[viii] Alman Kahve Derneği’nin aktardığı bilgilere göre Avrupa’daki ilk kahvehane kültürünün başlangıç noktası İstanbul’dur.[ix] Kahvehane Kültürü ve Toplumsal Dönüşüm Konuyla ilgili bir örnek fikir vermesi acisindan, tarihi bir istatistiki paylasmak faydali olacaktir. Baran Zeydanlioğlu’nun tespitlerine göre 1880'lerin Bitlis'inde: “15 cami, 35 mescit, 4 tekke, 1 imaret, 15 türbe, 4 Ermeni kilisesi, 1 Süryani kilisesi ve 1 de protestan şapeli vardı. 8300 ev, iki tane han, 907 dükkan, 200 çeşme, 3 hamam, 1 şehir ambarı, 11 su değirmeni, 9 fırın ve 13 adet de kahvehane bulunmaktaydı.”[x] Tarih boyunca kahvehaneler üzerine farklı tartışmalar yapılmıştır. XVII. yüzyılda ortaya çıkan Kadızâdeliler hareketi kahvehaneleri “bid‘at” olarak görmüş; buna karşılık bazı sûfî çevreler ise bu mekânları irşad alanı olarak değerlendirmiştir.[xi] Örneğin Muzaffer Ozak (öl. 1985) yalnızca camilerde değil; kahvehanelerde ve sahaf dükkânlarında da insanlara İslâm’ı anlatmaya çalışmıştır: Muzaffer Ozak vâiz olarak görev yaptığı, aralarında Sultan Ahmed, Beyazıt, Fâtih, Eyüp, Süleymaniye gibi selâtin camilerinin de bulunduğu toplam kırk iki camide, kahvehanelerde, Karagümrük’teki Nûreddin Cerrâhî Tekkesi’nde ve özellikle kendine has bir ilim ve irfan merkezi, bir sohbet meclisi niteliği taşıyan sahaf dükkânında her seviyeden insana İslâmiyet’i öğretmeye, sevdirmeye ve dini yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. [xii]
Benzer şekilde İzmir’de görev yapan bir imamın balıkçı kahvesine giderek insanlarla sohbet etmesi ve zamanla onların hayatlarında olumlu değişimlere vesile olması dikkat çekici bir örnektir: Güzelyalı (Hâkim Efendi) Camii İmam-Hatibi İbrahim Ethem Sunar ile dost olmuştuk. Eşi az bulunur bir imam ve başarılı bir eğitimciydi. Denizi ve balık tutmayı severdi; ayrıca motorlu bir teknesi de vardı. Bu vesileyle balıkçılar kahvesini keşfetmişti. Burada insanlara nasıl faydalı olabileceğini düşünmüş ve kendince bir yöntem geliştirmişti. Hemen her sabah namazından sonra bir süre kahvehaneye uğrar, köşedeki masasına oturur ve kahvecinin aldığı gazetelere göz atardı. Malum, bu yörenin balıkçıları genellikle içki içer, sabahları yarı sarhoş hâlde kahvehaneye gelip kahve içerek ayılmaya çalışırlardı. Namaz ve ibadetle de pek alakaları yoktu. Hoca Efendi ise bu insanlara da din adına bir pencere açmak istiyordu. Başlangıçta geliştirdiği yöntem pek işe yaramamış gibi görünse de zamanla bazı balıkçıların merak ederek masasına geldikleri ve onu tanımaya çalıştıkları görülmüştü. Hoca, sohbeti önce balıkçılıktan ve denizden açıyor; ortam ısındıkça sohbet derinleşiyor, masanın müdavimleri artıyordu. O da ölçüyü gözeterek araya dinî ve ahlâkî konuları serpiştirmeye başlıyordu. Bir süre sonra balıkçıların bir kısmı içkiyi bırakmış, yavaş yavaş camiye, özellikle cuma namazlarına gelmeye başlamışlardı. Şimdi adını hatırlayamadığım yaşlı bir balıkçı ustasının sesi çok güzeldi. Yaşlandığı için artık balığa çıkmıyor, meyhanelerde sarhoşlara gazel okuyordu. Hoca ile o kahvehanede tanışmış, onun sohbetlerinden etkilenince içkiye tövbe ederek camiye devam etmeye başlamıştı. Daha sonra fahri müezzinlik yapmış ve güzel ezan okumasıyla tanınır olmuştu. Bu örnekler bize şunu göstermektedir: Mekânlar tek başına iyi veya kötü değildir; onları anlamlı hale getiren, içinde üretilen kültürdür. Çalışma Ahlakı ve Toplumsal Kalkınma Toplumların gelişmesinde çalışma ahlâkı büyük önem taşımaktadır. Ali Erkan Kavaklı tarafından aktarılan bir hatırada Alman akademisyen Yohannes Lahnemann, Almanya’nın kalkınmasının üç temel unsurunu:
olarak sıralamaktadır.[xiii] Burada dikkat çekici olan husus, çalışmanın bir ahlâk meselesi olarak görülmesidir. İslâm medeniyetinin tarihine bakıldığında da çalışkanlık, üretkenlik, ilim ve disiplinin büyük önem taşıdığı görülmektedir. Asr-ı Saadet’ten Osmanlı’ya kadar kurulan büyük medeniyetler bunun açık göstergesidir. Dolayısıyla mesele din değil; dinin doğru anlaşılması ve hayata geçirilmesidir. Modern Kafe Kültürü ve Yalnızlaşan İnsan Bugün kahvehaneler ve kafeler çoğu zaman sosyal üretim merkezleri olmaktan çok tüketim merkezlerine dönüşmüştür. İnsanlar saatlerini bu mekânlarda geçirirken: ● kitap okuma oranları düşmekte, ● aile içi iletişim zayıflamakta, ● mahremiyet kültürü aşınmakta, ● bireysel yalnızlık artmaktadır. Türkiye’de kitap okuma sürelerinin düşüklüğü ve televizyon/sosyal medya kullanımının yüksekliği de bu dönüşümün göstergelerinden biridir. Bu nedenle mesele yalnızca “kahve” değil; kahve etrafında şekillenen hayat anlayışıdır. Sonuç Karınca kıssası bugün yeniden düşünülmelidir. “Yuvanıza girin” çağrısı, modern insanın kaybettiği: ● aileyi, ● mahremiyeti, ● huzuru, ● sükûneti, ● aidiyeti yeniden hatırlamasına yönelik sembolik bir mesaj olarak okunabilir. Bu, dünyadan tamamen kopmak anlamına gelmez. Bilakis insanın kendi merkezini kaybetmeden modern hayatın içinde var olabilmesidir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; kültürel hafızamızı koruyarak yeniden üretmek, ev merkezli huzur anlayışını güçlendirmek ve toplumsal değerlerimizi yeniden inşa etmektir. Çünkü huzur, yalnızca kalabalıklarda değil; insanın kendi yuvasında, kendi hakikatinde ve kendi değer dünyasında aranmalıdır. Tüm okurlarımızın Kurban Bayramı’nı şimdiden en samimi dileklerimle tebrik ediyor; bu mübarek bayramın, Âlem-i İslâm’ın uyanışına, birlik ve dirilişine vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
18 MAYIS 2026 / Herborn- ALMANYA Kaynakça ● Akın, Ahmet. “Tarihî Süreç İçinde Cami ve Fonksiyonları Üzerine Bir Deneme”. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 15/29 (2016), 179-211. ● Bilkan, Ali Fuat. Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016. ● Bostan, İdris. “Kahve”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. C. 24. ● Evliya Çelebi. Seyahatnâme. ● Gingrich, Andre. “Oryantalizmin Sınırsal Mitleri”. çev. Koray Cengiz – Özer Özbozdağlı. Folklor/Edebiyat 16/63 (2010), 197-210. ● Kavaklı, Ali Erkan. Avrupa’da İslâm, ● Kara, Mustafa. “XIV ve XV. Yüzyıllarda Osmanlı Toplumunu Besleyen Türkçe Kitaplar”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 8/8 (1999). ● Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli. çev. Hayreddin Karaman vd. Ankara: DİB Yayınları, 2011.
[i] Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, çev. Hayreddin Karaman vd. (Ankara: DİB Yayınları, 2011), en-Neml 27/18. [ii] Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, er-Rûm 30/21.
[iii] Ahmet Akın, “Tarihî Süreç İçinde Cami ve Fonksiyonları Üzerine Bir Deneme”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 15/29 (2016), 206-207. [iv] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, ilgili bölümler. [v] Mustafa Kara, “XIV ve XV. Yüzyıllarda Osmanlı Toplumunu Besleyen Türkçe Kitaplar”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 8/8 (1999), 46. [vi] Ali Erkan Kavaklı, Avrupa’da İslâm, s. 104. [vii] İdris Bostan, “Kahve”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 24. [viii] Andre Gingrich, “Oryantalizmin Sınırsal Mitleri”, çev. Koray Cengiz ve Özer Özbozdağlı, Folklor/Edebiyat 16/63 (2010), 202. [ix] Alman Kahve Derneği. [x] Baran Zeydanlioğlu, @zeydanlioglu, Twitter. [xi] Ali Fuat Bilkan, Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016). [xii] Muzaffer Ozak maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. [xiii] Ali Erkan Kavaklı, “Almanya’yı Kalkındıran Başarı Sırları”, çeşitli gazete ve dergi yazıları. |
|
|
Yorumlar |
| Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
| “Uyuyan Yılan” Çin'in Geri Dönüşü - 20/05/2026 |
| “Dünya Sisteminde Güç Kayması, Batı’nın Çöküşü, Asya’nın Yükselişi ve Türk-İslam Medeniyetinin Yeni Jeopolitiği” |
| Saha Expo 2026 Fuarı - Yıldırımhan Füzesi Ve Hatırlattıkları - 10/05/2026 |
| Bugün sadece Balkanlar, Afrika ve İslam coğrafyası değil; Avrupa’dan Asya’ya kadar pek çok devletin, ayyıldızlı al bayrağın temsil ettiği güven ve caydırıcılık şemsiyesi altında yer alma arayışında olduğu görülmektedir. |
| Cumhuriyetin Enkazinda Doğan Bir Hafiz: Üzeyir Kandemir - 05/05/2026 |
| Bu çalışma babamın şahsında, Anadolu genelinde din eğitimi ve öğrenimini ve öğretimini sürdürülmesi, insanların inançları uğruna neleri göze alabileceğinin canlı bir hikayesidir. |
| İnsan, Allah Teâlâ’nın Biricik Sırrı ve Şaheseridir - 26/04/2026 |
| İnsanın bâtınında nice sırlar gizlidir. Bu sırlar, bir aynadan seyredilir gibi ancak mânevî idrakle kavranabilir. Bu mânevî aynadan bakabilen kişi için bütün cihan müşahede edilebilir. |
| Sanal Dünyanın “Karanlık Mecraları”: “Dijital Sokaklar”a, Bir Hadis Perspektifinden Bakış - 22/04/2026 |
| Günümüzde “karanlık” kavramı sadece fiziksel bir durumu değil, aynı zamanda denetimsiz ve kontrolsüz alanlarıda ifade etmektedir. |
| Varoluşun Anlamı: Kulluk, Aşk ve Sorumluluk - 16/04/2026 |
| İnsanoğlunun kıymet ve değerin farkındalığını arttıracak güçlü bir niyazı, şu hakikati de ima eder: Kul olmak, insan için erişilebilecek en büyük makamdır. |
| Ve Lâ Gâlibe İllallah - 07/04/2026 |
| “ABD Despotizminin İran Karşısında Mağlubiyeti ve Türkiye’nin Başat Olduğu Yeni Dünya Düzeni” |
| Kıymetli Meslektaşlarıma 41. Yıl Nasihatim - 29/03/2026 |
| Sen öyle bir meslek icrâ etmektesin ki; bir insanın doğumundan ölümüne senin olmadığın, senin gönlüne dokunmadığın bir kişi bile yoktur. Yani beşikten mezara kadar görevlisin sen… |
| Dijital İstila: Ekranların Gölgesinde Yeni Savaş - 18/03/2026 |
| Savaş artık sınır boylarında değil; ekranların ardında, zihinlerin içinde yaşanmaktadır. Bugünün dünyasında algoritmalar, veri akışları ve içerik bombardımanı; klasik savaş araçlarının yerini almış durumdadır. |
Devamı |