• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/alemdardernegi
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905326474501
  • https://www.twitter.com/alemdardernegi
  • https://www.instagram.com/alemdardernegi
  • https://www.youtube.com/alemdardernegi

Bagis

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Site Menüsü

Bu Alana Reklam Vermek İçin Tıklayın

Celalettin KANDEMİR
celalettinkandemir1966@gmail.com
Konforizm Arafat’a Kadar Ulaştıysa…
02/06/2026



KONFORİZM ARAFAT’A KADAR ULAŞTIYSA…

“Konforizm Arafat’a kadar ulaştıysa artık kıyametin kopması çok yakındır!”

 

Tarihte ilk Diyanet İşleri Başkanlığı Hac Seferi deneme mahiyetinde 1978 senesinde yapıldı. DİB Hac Seferi esas olarak 1979 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlatıldı.

Bendeniz son haccımı (inşallah son olmaz) 2019 yılında, yani daha 7 yıl önce yapmıştım. Fakat 2026 (h. 1447) yılının mübarek Zilhicce ayının dokuzuncu ve onuncu günlerinde, kutsal Arafat Dağı’ndan gelen görüntüler bu satırları kaleme almama neden oldu.

 

Çünkü son dönemde ortaya çıkan bu görüntüler, teknolojinin baş döndürücü hızının dini, dindarları ve kutsalları da etkisi altına aldığını; profanın kutsal üzerindeki hâkimiyetini ilan eder nitelikte olduğunu göstermektedir.

 

Her ne kadar hacı adayları bu durumdan memnun olsalar da işin manevi arka planına basiret gözüyle bakıldığında, modern çağdaki bu değişimin, hatta dönüşümün çok da tasvip edilemeyeceği görülecektir. Zira ilk dönemlerden bugüne inananlarin başta Kâbe ve çevresindeki kutsal mekânlarla ilgili hassasiyetleri bu konuda bize yeterli fikir sunacaktır.


Profan ve sekülerizmin istilası bugün başlamadı tabii.

Halbuki İslam dininde dünyaya karşı değer vermeme durumu, yüce dinimizin şiarlarının en önemlilerinden biridir. Çünkü Peygamberimizin büyük dedesi Kusay b. Kilâb’ın yaşadığı dönemde, bir kadının Kâbe’nin örtüsünü tütsü yakarak güzel kokulandırmak istemesi sırasında Kâbe’nin tutuşup yanması ve büyük hasar görmesi neticesinde tamir ettirilmesine karar verilmişti.[i]

Peygamberimizin dedesi Kusay’ın öncülük ettiği bu tamir ve yenileme işleminden sonra yaptığı duyuru ile, tabiri caizse tamimle:

“Hiç kimse evini Kâbe’den yüksek yapmayacak.”

şeklinde bir duruş sergilenmiştir.

Fakat şu da tarihî bir gerçektir ki; Osmanlı dönemine kadar gelen bu saygılı duruş, Osmanlı’nın yeryüzünden terki diyar etmesinden sonra bozulmuş, özellikle de 20. yüzyıldan itibaren dev gökdelenlerle bu edep çizgisi çoktan aşılmıştır maalesef.

Osmanlı Döneminde de Mekke su baskınları ile boğuşmuştur. 1612’de Mekke’de büyük bir sel meydana gelmiş ve bu sel Kâbe’ye zarar vermiştir. Sultan Birinci Ahmed, selden zarar gören Kâbe’nin doğu ve batı duvarlarını altın ve gümüşten 16 adet kuşak yaptırarak Kâbe’nin duvarlarını sağlamlaştırmıştır.

 

Sultan Dördüncü Murad döneminde 1630’da Mekke’de oluşan sel Kâbe’ye çok büyük zarar vermiş ve Kâbe’nin iki duvarı yıkılmıştır. Bunun üzerine tamir için mimarbaşı Rıdvan Ağayı Mekke’ye gönderir, gerekli tespitleri yapan mimarbaşı çöken yerleri ifade ederken “Ka’beyi Muazzama hakkında “yıkılma” ve “çökme” gibi tabirleri kullanmaktan haya eder ve şöyle bir ifade kullanır: “Kabetullahın felan felan kısımları semt-i sücuda varmıştır. Tamirde hayvanları kullanırken terslerini yere düşürmemişlerdir.. [ii]

Sadece bir gün bile kalınmayacak ve güneş batar batmaz terk edilecek olan Arafat Vakfesi yapılan Arafat Dağı’nda, hacı adayları için hazırlanan yatak (koltuk) ve konaklama imkânları, modern ve seküler dünyanın giremediği Arafat çadırına kadar ulaştığını göstermektedir.


Yeri gelmişken konuyla ilgili bir hac hatıramı anlatayım:

2007 yılı DİTİB Hac Organizasyonu’nda bulunup hüccac-ı kirama hizmet etme şerefine nail oldum. Bu, bendeniz için şereflerin en büyüğü idi. Zira Arabistan’da özellikle hac ve umreyle ilgili yerlerde (mektep denen bürolarda) “خدمة الحجاج شرف لنا” levhası asılıdır.[iii]

O senelerde idrar yollarından dolayı sağlık sorunum vardı.

Hac ibadetinin özünü ve en zor safhasını teşkil eden Arafat’a hacıları nasıl intikal ettireceğimizin stratejisini yapıyorduk. Elhamdülillah, tüm hacılarımızla birlikte çok büyük problemler yaşanmadan çıktık.

Tam çadırlarımızda yerlerimizi alacaktık ki kafile başkanımıza bir telsiz geldi:

“Eğer din görevlilerinizden birisi istirahat etmiyorsa, yeni gelen görevli arkadaş otobüs şoförünü Mekke’ye dönmeden elinden kaçırmasın. Yoksa şoförler bir sefer çıkınca ikinciye, üçüncüye çıkmak istemiyor; tabiri caizse kaytarıp gidiyor, gölge bir yere yatıp uyuyor. Hemen onunla falanca otelde bekleyen küçük bir grup hacı, Arafat’ı kaçırma riskiyle karşı karşıya. O grubu da Arafat’a çıkarsın…”

O dönem DİTİB Genel Başkanı rahmetli Rıdvan Çakır Hocamızdı telsizin ucundaki…

Tabii ben o sıkışık durumda ve bu hastalıktan da muzdarip bir hâlde tekrar o zorlu, izdihamlı yollardan Mekke’ye otobüsü götürdüm. Fakat şoför habire bırakıp kaçmak için manevralar yapmak istedi, fakat izin vermedim.

Oteli bulup hacıları toparlayıp sağ salim tekrar Arafat Dağı’na çıkardım biiznillah.

Onları çadırlarına yerleştirip kendi hacılarımızın ve grubumun olduğu çadıra vardığımda, yanlış hatırlamıyorsam saat tam 03.34 idi.

Şafiîlere göre okunan ilk teheccüd ezanı eli kulağındaydı. Ben ise çadır tıklım tıklım dolu olduğundan, çoğu da sele serpe uzanıp yattığından şöyle başımı koyup yatacak bir yer bulamadım.

Zaman da geçiyor, yorgunluktan uyku gözlerimden akıyor. Baktım çadırın dibinde büyük bir kaya var. Grubumu kaybetmemek ve onlara olan görevlerimi aksatmamak için oracıkta, o kızgın güneşin altında, tandırdaki yanan ateşin üstündeki sac gibi kızgın kayaya böğrümü koyup yaslandım ve yaklaşık yarım saat bile uyuyamadım. Ezanlar okundu ve sabah namazı için kalktım.

Yani herkesin bir kere bile zor bela farz Arafat Vakfesi yaptığı yerde Rabbim bize iki sefer vakfe yaptırdı. O hacıların yaptıkları hac ibadetlerinin sevabından inşallah hisseler almayı nasip etmiştir.

Arafat-Müzdelife-Mina dönüşü otellere döndüğümüzde, Rıdvan Hocam’ın arayıp özellikle teşekkür etmesi bendenize en büyük hediye olmuştu.

Bu noktada yanlış anlaşılmaması için şu izahatı da yapmamız elzemdir:

İslam’da servet düşmanlığı yoktur. Bilakis Hânefî mezhebinin kurucularından Şeybânî’ye göre:

“Ortaya çıkan Müslüman tüccar sınıfının iyi bir yaşam için çabaları, İslamiyet’e aykırı bir şey değildir; bu aksine dinî bir ödevdir.”

Şeybânî, lüksü dine aykırı görmez, övülmeye değer bulur.[iv]


Müzdelife’de geceleme:

Saray yok, lüks binalar yok, yatak yok, pahalı battaniye yok…

Zenginle fakirin eşit olduğu bir gece…

Yerde uyuyoruz ve örtülerimiz Cenab-ı Hakk’ın kullarına bir rahmetidir.

Seccadeyi açın ve kolunuzu destekleyin.

Dünyada eşi benzeri olmayan bir uyku… Bunu düşünmek isteyenler için aşırı yorgunluktan derin bir uykuya dalmak…

Sanki kıyamet günü kendinizi beyaz kefenler içinde ölüler arasında bulursunuz. Durumun büyüklüğünden bedeniniz tamamen titrer.

Mutlu ve huzurlu bir şekilde uykusundan uyanır, cemre için çakıl taşları toplar, yürüyüşe hazırlanır ve sabah namazından hemen sonra Mina’ya doğru yola çıkar.


ONLARIN HAYATI GAYET SADE İDİ

İslam’ın birinci yüzyılının çok uzaklara kadar uzanan fetihleri peygamber hanesine mensup olmayan geniş topraklar üzerinde hüküm süren ve saraylarında sade ruhları utandıran bir refah ve lüks için yaşayan insanların eline muazzam bir güç ve zenginlik verdi.

Hz. Muhammed’in yakın Ashabı ve takipçileri bu aşırılıklardan uzak son derece mükemmel bir örnek oluşturdular. Ayrıcalıklı konumlarına rağmen Peygamber’den öğrendikleri asalet ve sadeliği muhafaza ettiler.

Hz. Ebu Bekir halifelik makamına geldiğinde, bütün dünya ayaklarına geldi, ama o başını yukarı kaldırmadı, ya da büyüklük iddiasında bulunmadı. İğnelerle birbirine tutturduğu tek bir elbise giymeye devam etti. Bu yüzden “iki İğneli adam” olarak tanındı. Yine dünyaya hükmeden Hz. Ömer b. Hattab ekmek ve  zeytinyağı ile yaşadı.  Giysileri on yerinden yamalıydı, bazı yamaları derindendi.  Halbuki Kisraların ve Sezar’ın hazineleri önüne açılmıştı. Hz.  Osman’a gelince görünüş ve giyim itibari ile kölelerinden birisi gibiydi. Bir defasında omuzunda çırpılırla bahçelerinden birisinden çıkarken görüldüğü rivayet edilir. Bunun nedeni sorulduğunda şöyle diyordu: “Görmek istediğim ruhumun bunu reddedip etmeyeceği idi.”

Hz. Ali hilafet makamına geldiğine dört dirheme bir kemer ve beş dirheme bir gömlek almıştı. Elbisesinin kolunu çok uzun bulup bir ayakkabı tamircisine gitti onun bıçağı ile gömleğin kolunu parmak ucu hizasından kesti. Halbuki dünyayı ikiye bölen aynı adam idi.[v]

Medine 'de kazanılan savaşlarla zenginleşen Ashab-ı Kiram hiç bir zaman lükse meyil etmedi, evlerinin sade dekoru hiç bir zaman değişmedi. Devamlı Rasulullah (s.a.v) Efendimiz'e benzemeye gayret ettiler.

Biz ise bugün konforizmden taviz vermeyerek yaşadığımız taguti ve Firavunca kendimize bin bir kılıf uydurmakta; adetâ yaşadığımız talut hayatını Müslümanca bir hayat zanneder hale geldik maalesef.


KONFORİZMLE DEĞERLERİMİZ ZEMİN KAYBEDİYOR

Mina’da Geceleme Sünnetini de Konforizm’e Kurban Gitti

Mina’da bayramın ilk gecesi konaklama sünneti, geçmişte yaşanan izdiham ve yangınlar sonucu meydana gelen toplu ölümler gerekçe gösterilerek terk edilmiştir. Bu süreçte dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aldığı karar belirleyici olmuş, diğer sivil hac organizasyonları da bu uygulamayı bugne kadar aşamamıştır. Hâlbuki gerekli tedbirler alınarak bu sünnetin yaşatılmasına ısrarla devam edilmeliydi.

 

“Eline para geçen ve zengin olan ‘dindarlar’, lüks ve israfta dinsiz veya dini hayatı gevşek/kusurlu olanları fersah fersah geçtiler.

Birçok ‘dindar’ iş adamının iş yerinde Müslümanca düzen, hakkını verme ve liyakati gözetme yok.”[vi]


Hani Hac Ahiretin  Provası İdi 

Sabık Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun tespitleri, tam da bu konuya neşter vuracak mahiyette dikkat çekici değerlendirmelerdir.

Bardakoğlu’nun konuya dair tespitleri şöyledir:

Son yıllarda HAC dini  truzim oldu. "Hac meşakkattir"  Peygamberimizin sözü  unutuldu, hacıların  konakladığı yerler ile yedikleri yemekler arasında  uçurumlar var, kimi Harameynin yakın  çevresinde luks otellerde kalıp lüks yemekler yerken,  kimileri kötü otellerde  veya kaldırımlarda  geceliyor. Ve bu haccın  vermek istediği kardeşlik, eşitlik ve ümmet bilincini  hayli  zedeliyor. Lüks gökdelen sakinlerinin Kabe  manzaralı oda tutkusu  haccı  sıradan bir turizmden ayırt etmeyi  zorlaştırıyor. 

Lüks otelinden çıkıp  namaza giderken Yerde yatan kişinin üzerinden atlayarak geçen  kişiler  ,yerde yatan  kişilerden daha çok  endişe  etmek durumundadırlar.[vii]

        Mehmet Şevket Eygi: Müslüman sosyetesi diye bir grup var mı?

“Var. Zenginler ya, kendilerini İslamiyet’in üst tabakası gibi görüyorlar!

Ne yazık ki kaliteli ve vasıflı olduklarını söylemek çok zor…”

        Peki ne kadar lükse düşkünler?

Yazar Eygi bu soruyu da şu şekilde cevaplamaktadır:

“Bakın, Türkiye lüks konusunda tamamen hasta ve dengesini yitirmiş bir toplumdur.

Müslümanlar da tabii bundan bol bol nasibini almıştır.

Müslümanların içinde 250 bin Euro’luk lüks ciplere binen birtakım insanlar var.

Bunları ayıplamaktan başka bir şey yapamıyorum. Bir de görgüsüzler.

Benim bir vecizem vardır:

‘Senin evdeki salonunu göreyim, ne mal olduğunu söyleyeyim!’

Kendi geleneksel kültürüne bağlı olduğunu söyleyen bir Müslüman’ın evine gidiyorsun; saçma sapan koltuklar, kanepeler, vitrinler, büfeler, halılar… Hiçbir kalite yok, hiçbir sanat yok.

‘Ama ben Müslümanım’ diyor.

Senin Müslümanlığından ne olacak!”[viii]

 

Yazar Ümit Meriç de Müslümanların konforizme yenik düşmemesi ve tüketim kültürünün bir nesnesi hâline gelmemesi gerektiğine dikkat çekerek şu tespitlerde bulunmaktadır:

“İslamiyet’te lüksün yeri yok.

Gardıroplarımızı hafifletmek zorundayız. Tüketme kültürüne Müslümanların direnmesi lazım.”[ix]

 

Bütün bunlar, haccın bir ibadet olmaktan çıkıp “lüks tatil” olarak görülmeye başlandığının göstergesidir.

Marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan tesettürlü kızlarımızı görse Efendimiz…

Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, VİP umreden aşağı kabul etmeyen, Zemzem Towers’dan aşağı konaklamayan, rezidansların ve özel güvenlikli sitelerin dışında yaşayamayan, yurtdışı tatillerini ihmal etmeyen, sadece zenginlerle oturup kalkan ve bu dünyayı küçük bir cennete çevirmeye çalışan konfor ve madde bağımlısı Müslümanları görse Efendimiz...[x]

Fatma Barbarosoğlu, özellikle 2000’li yılların başından günümüze kadar, pek çok kurumda farklı vesilelerle ortaya çıkan bir çürüme ve yozlaşma dikkat çekmektedir.

Meselâ; beş yıldızlı otellerde verilen lüks kahvaltı organizasyonlarının gelirini fakirlere bağışlama anlayışı, hayır ile gösterişin iç içe geçtiği problemli bir zihniyetin tezahürü hâline gelmiştir. Ancak bu çalışmaların bir kısmı, amaçlanan manevî kazanım yerine şekilci ve gösteriş odaklı bir anlayışa dönüşebilmektedir.

Nitekim son otuz yıldır farklı vesilelerle düzenlenen kermesler ve hayır pazarları da zaman zaman yapılacak hayrın ruhunu zedeleyecek bir mahiyet kazanmıştır.

Barbarosoğlu’na göre, bu “Çürümeye karşı” bazı İmam Hatip Liselerinde “Değerlerimiz Değerlidir” adı altında çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. [xi]




Gerçek Hacı ve Kıyafeti

Geldiğimiz noktada yaşanan bu durum, günümüzden yüzlerce yıl önce Abdullah İbn Ömer (ra)’ın tespitlerini hatırlatmaktadır.

İbn Ömer, Haccâc’ın ihdas ettiği kisve ve hevdecleri (ihtişamlı bir eda ile hacca gelenleri) gördüğü vakit:

“Biniciler çok fakat hacılar az.” derdi.

Sonra üstü başı toz içinde, çul üzerinde seyahat eden bir hacıya rastlayınca:

“İşte bu hacıdır!” derdi.

Çünkü:

“İnnemel haccu’ş-şe’sü’t-teysü.”

“Hacı dediğin, saçı sakalı karışmış, üstü başı toz olan kimselerdir.”[xii]

buyurmuştur.

Abdullah İbn Mübarek gibi mübarek insanlar günümüzdeki lüks ve şatafatı görselerdi acaba neler söylerlerdi?

Demem o ki:

Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Şairin ifadesiyle mâsivâ gönül sarayımızı istila etti:

“Masivâ doldu saraya

Gemiler vurdu karaya

Bizler tanış olamadık.”

Çırılçıplak başladığımız dünya yolculuğunda yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan.

AVM’lerin, lüks İslami otellerin, VIP hacların, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik…

Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk…

Allah, düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu…

Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına ahiretimizi kaybettik…

Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda…

Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik…

Bütün bunlar, Haccın bir ibadet olarak çıkıp, “lüks tatil olarak” görülmeye başlandığının göstergesidir..

Postmodern çağ olarak adlandırılan bu dönemde, Müslümanlar arasında VIP hac anlayışı ve benzeri tefessüh belirtilerini gördüğümüzde, yaklaşık on beş asır önce dile getirilen nebevî öngörüleri paylaşmak istiyorum:

إذا كان آخر الزمان خرج الناس للحجِّ أربعة أصناف: سلاطينهم للنزهة، وأغنياؤهم للتجارة، وفقراؤهم للمسألة وقرّاؤهم للسُّمعة .

Âhir zamanda insanlar dört sınıf  olarak hacca gider:

1-Sultanlar tenezzüh için

2-Zenginler ticaret için

3-Fakirler dilenmek için

4-Okuyucular (kârîler) da gösteriş için gidecekler…!”[xiii]


SONUÇ: YA İSLAM’DA ERİRSİN, YA KÜFÜRDE (KONFORDA) ÇÜRÜRSÜN

Abdurrahman Karakoç’un dediği gibi:

“Ya İslam’da erirsin, ya küfürde çürürsün.

Yolun sonu mezar değil, vardığında görürsün.”

Unutulmamalıdır ki gerçek müminlik, modaya değil Kur’an’a uymaktır.

Gerçek dindarlık, markalara değil Allah’a kul olmaktır.

Gerçek iman; “lüksüm var, gösterişim var” demek değil, “Ben Rabbimin rızasını arıyorum” diyebilmektir.

Bugün bize düşen; kapitalizmin tüketim teranelerine aldanmadan, gösterişin ve israfın prangalarını kırmaktır.

Gerçek dindarlık, lüks içinde boğulmak değil; kanaat içinde huzur bulmaktır.

 

Bugün Müslümanın muhitini lüks, şatafat, konfor, zenginlik kaplamış durumda. Kim bilir bu vaziyet ruhunu ne kadar sıkıyordur. Çünkü o bu devre göre değil, Müslümanlar her zaman Asr-ı Saadet devrine layıktır.

“Tüm Müslümanların, dost ve akrabalarımın mübarek Kurban Bayramı’nı tebrik eder; başta cennet vatanımız olmak üzere âlem-i İslâm’a huzur ve sürur getirmesine vesile olmasını temenni ediyorum."



Dr. Celalettin KANDEMİR

9 Zilhicce 1447

Herborn- ALMANYA



 

KAYNAKÇA:

Ahmed b. İsa el-Harraz, Kitâbü’s-Sıdk ev et-Tarîku İlallâh, s. 20-21

Arberry, Arthur John. Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bakış. Çev. Asaf Hâlet Çelebi. İstanbul: Gelenek Yayıncılık, 2004.

Bahadıroğlu, Yavuz. “Dindarım, Lüks Yaşarım”. Vakit Gazetesi. Erişim 04 Kasım 2024.
http://www.sadakatforum.com/dindarim-luks-yasarim-t26497.0.html

Bardakoğlu, Ali. İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme. İstanbul: Kuramer Yayınları, 2017.

Barbarosoğlu, Fatma. “Balık Baştan Nasıl Kokar, İşte Böyle…”. Yeni Şafak. 20 Mayıs 2022. Erişim 04 Kasım 2024.

Diyanet İşleri Başkanlığı. “Hac Seyahati ile İlgili İşlerin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine İlişkin Karar (1979)”. Erişim 26 Mayıs 2026.
https://hukukmusavirligi.diyanet.gov.tr/

Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş‘as. Sünenü Ebî Dâvûd. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1996.

el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. 4 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Ma‘rife, ts.

Eliade, Mircea. Kutsal ve Dindışı. çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: Gece Yayınları, 1991.

Eygi, Mehmet Şevket. “Müslüman Sosyetesi”. Hürriyet Gazetesi Röportajı. 2004.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/balik-bastan-nasil-kokar-iste-boyle-2055074

Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, I/743-747.Güç, Ahmet. “Kur’ân’da Kutsallık Anlayışı”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 9/9 (2000), 239-258.

Hinnells, John R. Dictionary of Religions. London: Penguin, 1984.

İbn Mübârek, Abdullah. Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekāik. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000.

İnalcık, Halil. Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I: Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

Karaman, Hayrettin. Ahlak Herkese Lazım. İstanbul: İz Yayıncılık, 2014.

Kerrare, Muhammed Hamidullah. Mekke, Medine ve Hac. İstanbul: ts.

Kılıç, Sadık. Kur’ân’da Sembolik Dil. İstanbul: İnsan Yayınları, 1995.

Kıranşal, Abdulaziz. “Konfor ve Madde Bağımlısı Müslümanlar”. Milli Gazete. Erişim 04 Kasım 2024.

https://www.milligazete.com.tr/

Meriç, Ümit. Orhan Turan ile röportaj, 2010.Sharpe, Eric J. 50 Key Words: Comparative Religion. London, 1971.

Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. Haccâc. el-Câmiʿus-Sahîh. Beyrut: Dârü İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts.

Tirmizî, Muhammed b. Îsâ. el-Câmiu’s-Sahîh. Beyrut: Dârü’l-Garb el-İslâmî, 1998.

Topbaş, Osman Nuri. İslam’da İhlas ve Takva. İstanbul: Erkam Yayınları, 2016.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. “Hac”. Erişim 26 Mayıs 2026.
https://islamansiklopedisi.org.tr/hac

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. “Kusay b. Kilâb”. Erişim 26 Mayıs 2026.
https://islamansiklopedisi.org.tr/kusay-b-kilab

Öğüt, Salim. “Hacerülesved”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 14/433-435. İstanbul: TDV Yayınları, 1996.



[i] Kâbe’nin Hz. İbrahim’den sonra Cürhümlüler, Kusay b. Kilâb ve Kureyş tarafından çeşitli dönemlerde yeniden inşa edildiği rivayet edilmektedir. Kureyş’in 605 yılındaki tamirinde Hz. Muhammed’in taş taşıdığı ve Hacerülesved’in yerine konulması konusunda kabileler arasında çıkabilecek anlaşmazlığı engellediği bilinmektedir. Kusay b. Kilâb, Kâbe’nin üzerini ilk defa hurma dallarıyla örtmüş, ayrıca Mescid-i Harâm çevresinde yerleşime izin vererek tavaf alanının şekillenmesine katkı sağlamıştır. Kâbe’nin küp formu ise İslam düşüncesinde denge, sükûnet ve ezelî-ebedî düzenin sembolü olarak yorumlanmaktadır. (Muhammed Hamidullah Kerrare, Mekke, Medine ve Hac (İstanbul: ts.), 188; Salim Öğüt, “Hacerülesved”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 14 (İstanbul: TDV Yayınları, 1996), 433-435; Sadık Kılıç, Kur’ân’da Sembolik Dil (İstanbul: İnsan Yayınları, 1995), 69).

[ii] Selde yıkılan Kâbe’nin bütün taşları numaralanarak sökülmüş, kullanılamaz hâle gelen taşların yerine yeni taşlar konulmuştur. Osmanlı dönemindeki en büyük onarımını geçiren Kâbe adeta yeniden inşa edilmişti. Mimar Rıdvan Ağa’nın nezaret ettiği onarım 1636’ya kadar sürmüştür. İnşaatta kullanılan alet ve artan malzemeler başka bir işte kullanılmasın diye şehrin dışında bilinmeyen bir yere gömülmüştür.

[iii] “Hacılara hizmet etmek bizim için bir şereftir.”

[iv] Halil İnalcık, Seçme Eserleri-II, Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmaları-I, Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 341-344).

[v] Ahmed b. İsa el-Harraz, Kitâbü’s-Sıdk ev et-Tarîku İlallâh, s. 20-21.’dan naklen, A. J. Arberry, Tasavvuf: Müslüman Mistiklere Toplu Bakış, (Gelenek Yay., 2004 İstanbul), s. 30.

[vi] Hayrettin Karaman, “Ahlak Herkese Lazım”.

[vii] Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme. İstanbul: Kuramer Yayınları, 2017.

[viii] Mehmet Şevket Eygi, Hürriyet Gazetesi röportajı, 2004.

[ix] Ümit Meriç, Orhan Turan röportajı, 2010.

[x] Abdulaziz Kıranşal, Milli Gazete.

[xi] Fatma Barbarosoğlu, Balık baştan nasıl kokar, işte böyle...Yeni Şafak, 20 May 2022, Cuma.

[xii] İmam-ı Gazzali, İhyâu Ulumi’d-Din, I/743.

[xiii] İmam-ı Gazzâlî, İhyâu Ulumi’d-Din, 1/747.



150 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

“Uyuyan Yılan” Çin'in Geri Dönüşü - 20/05/2026
“Dünya Sisteminde Güç Kayması, Batı’nın Çöküşü, Asya’nın Yükselişi ve Türk-İslam Medeniyetinin Yeni Jeopolitiği”
Karıncanın Çağrısı: “Evinize Dönün!” - 18/05/2026
Kahvehane, Kafe Kültürü ve Müslüman Türk Toplumunda Kültürel Savrulma Üzerine Bir Değerlendirme
Saha Expo 2026 Fuarı - Yıldırımhan Füzesi Ve Hatırlattıkları - 10/05/2026
Bugün sadece Balkanlar, Afrika ve İslam coğrafyası değil; Avrupa’dan Asya’ya kadar pek çok devletin, ayyıldızlı al bayrağın temsil ettiği güven ve caydırıcılık şemsiyesi altında yer alma arayışında olduğu görülmektedir.
Cumhuriyetin Enkazinda Doğan Bir Hafiz: Üzeyir Kandemir - 05/05/2026
Bu çalışma babamın şahsında, Anadolu genelinde din eğitimi ve öğrenimini ve öğretimini sürdürülmesi, insanların inançları uğruna neleri göze alabileceğinin canlı bir hikayesidir.
İnsan, Allah Teâlâ’nın Biricik Sırrı ve Şaheseridir - 26/04/2026
İnsanın bâtınında nice sırlar gizlidir. Bu sırlar, bir aynadan seyredilir gibi ancak mânevî idrakle kavranabilir. Bu mânevî aynadan bakabilen kişi için bütün cihan müşahede edilebilir.
Sanal Dünyanın “Karanlık Mecraları”: “Dijital Sokaklar”a, Bir Hadis Perspektifinden Bakış - 22/04/2026
Günümüzde “karanlık” kavramı sadece fiziksel bir durumu değil, aynı zamanda denetimsiz ve kontrolsüz alanlarıda ifade etmektedir.
Varoluşun Anlamı: Kulluk, Aşk ve Sorumluluk - 16/04/2026
İnsanoğlunun kıymet ve değerin farkındalığını arttıracak güçlü bir niyazı, şu hakikati de ima eder: Kul olmak, insan için erişilebilecek en büyük makamdır.
Ve Lâ Gâlibe İllallah - 07/04/2026
“ABD Despotizminin İran Karşısında Mağlubiyeti ve Türkiye’nin Başat Olduğu Yeni Dünya Düzeni”
Kıymetli Meslektaşlarıma 41. Yıl Nasihatim - 29/03/2026
Sen öyle bir meslek icrâ etmektesin ki; bir insanın doğumundan ölümüne senin olmadığın, senin gönlüne dokunmadığın bir kişi bile yoktur. Yani beşikten mezara kadar görevlisin sen…
 Devamı