• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/alemdardernegi
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905326474501
  • https://www.twitter.com/alemdardernegi
  • https://www.instagram.com/alemdardernegi
  • https://www.youtube.com/alemdardernegi

Bagis

Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Site Menüsü

Bu Alana Reklam Vermek İçin Tıklayın

Celalettin KANDEMİR
celalettinkandemir1966@gmail.com
FETÖ'den SETÖ'ye: Devletin Cemaatlerle İmtihanı
14/08/2026


FETÖ’DEN SETÖ’YE: DEVLETİN CEMAATLERLE İMTİHANI
“Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!”
 
Değerli dostlar,
Gün geçmiyor ki ülke gündemine yeni bir olay, tabiri caizse bomba gibi düşmesin.
Bu makalemizde, aslında hiçbir zaman ülke gündeminden düşmeyen; Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının yanlış icraatlarından biri olarak değerlendirdiğimiz cemaat ve tarikatlar meselesine değineceğiz.
Aslında bu kurumları ülke gündeminden tamamen çıkarmak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, beklenenin aksine ters tepmiş; bu yapılar gündemden çıkmak bir yana, daha fazla gündemin merkezine oturmuş, hatta zaman zaman ülke gündemini belirleyen aktörler hâline gelmiştir.
Bu kurumlar kimi dönemlerde bilinçli ve kasıtlı bir şekilde ortadan kaldırılmak istenmiş; ancak bütün baskılara rağmen, “merdiven altı” olarak nitelendirilen alanlarda varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır.
Öteden beri olduğu gibi bugün de bu konu, ülkemizin en mayınlı ve en hassas meselelerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Tarihî sürece baktığımızda, Selçuklulardan Osmanlı Devleti’ne kadar Müslüman Türk devletlerinin gönül erlerinin samimi gayret ve himmetleriyle kurulduğu ve ebed müddet devam ettiği görülmektedir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda alperenler ön saflarda yer almış; hatta bu sebeple birçok yabancı yazar Osmanlı için “derviş devlet” nitelemesini kullanmıştır.
Devlet henüz kurulurken, tabiri caizse temel harcında tasavvufun bulunduğu ve adına “derviş devlet” denilen bu devletin, daha iki-üç asır geçmeden dönemin süper gücü hâline gelmesinde, şüphesiz o dönemdeki tasavvuf müesseselerinin ve yaşanan tasavvufî hayatın katkısı yadsınamaz bir gerçektir.[i]
Bu tarihî arka plan, Anadolu’nun manevî mimarları olarak kabul edilen gönül erlerinin devlet ve toplum üzerindeki etkisini daha yakından ele almayı gerekli kılmaktadır.
Anadolu’nun Mayalayıcıları: Gönül Erleri
Anadolu’nun adeta mayalayıcısı mesabesinde görülen Harakânî, stratejik konumdaki Kars’a yerleşmiş ve Gazneli Mahmud’u Hint coğrafyasına, Selçukluları ise Anadolu ve Irak coğrafyasına yönlendiren bir gönül eri konumunda olmuştur. Aynı zamanda Ahmed Yesevî’nin hocası Yusuf Hemedânî’nin de hocasıdır.[ii]
Ö. Lütfi Barkan’a göre Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında, Türk ve İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen farklı tarikatların temsilcileri bulunmaktaydı. Bunlar, umumiyetle Osmanlı padişahlarıyla birlikte savaşlara iştirak eden, mücadeleci karakterleriyle dikkat çeken dervişlerdi. Barkan, Rumeli’nin İslâmlaşmasında bu misyoner derviş gruplarının oynadığı rolün son derece önemli olduğunu belirtmektedir.[iii]
Osmanlı Devleti, kuruluş aşamasında tasavvufun harcıyla yoğrulan ve adına “derviş devlet”[iv] denilecek kadar mutasavvıfların etkin olduğu bir devlet hüviyetine sahipti. Bu etkinlik yalnızca devlet kademeleriyle sınırlı değildi. Sûfî hayat anlayışının halk nezdinde kabul görmesi ve bir hayat felsefesi olarak benimsenmesi de bu süreçte önemli rol oynamıştır.
Tarihler Osmanlı Devleti’nin zirve dönemi olan XVI. yüzyılı gösterdiğinde, tarikatlar Osmanlı coğrafyasında öncü mutasavvıfları ve müesseseleriyle birlikte yaygın bir görünüm arz etmekteydi. Osmanlı’da tasavvuf ile devlet arasındaki yakın ilişkinin en dikkat çekici göstergelerinden biri de bunun devlet protokolündeki yansımalarıydı. Tarikat şeyhleri, bazı dönemlerde ve belirli merasimlerde padişahların huzurunda son derece itibarlı bir konuma sahip olmuş; kimi zaman Şeyhülislâmın dahi önünde yer alabildikleri görülmüştür.[v]
Bu tablo, tasavvufun Osmanlı devlet ve toplum hayatındaki derin nüfuzunu ve temsil gücünü açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak mesele yalnızca tarihî bir hatıradan ibaret değildir. Tasavvufî yapılar ile devlet arasındaki ilişkinin mahiyetini anlayabilmek için, dinî cemaatlerin devlet ve toplum hayatındaki fonksiyonlarını da ayrıca değerlendirmek gerekmektedir.
Dinî Cemaatler ve Devlet
Dinî grup ve cemaatler, devletine sadık ve milletinin hizmetinde oldukları sürece toplum nazarında muteber kabul edilirler. Bu yönüyle dinî cemaatler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde toplumsal hayatta önemli roller üstlenmiş; eğitimden sosyal yardımlaşmaya, irşattan dayanışmaya kadar pek çok alanda faaliyet göstererek günümüz anlamıyla birer sivil toplum kuruluşu işlevi görmüşlerdir.
Bu durum, Batı’da din ile devlet arasında yüzyıllar boyunca yaşanan çatışma ve gerilimlerin ardından, özellikle modern Avrupa devletlerinde farklı bir zemine oturmuştur. Nitekim Almanya gibi Avrupa ülkelerinde devlet, sosyal hizmetlerin önemli bir bölümünü sivil toplum kuruluşları ve dinî temelli kurumlarla birlikte yürütmektedir. Katolik ve Protestan geleneklerine bağlı kuruluşlar; eğitimden sağlığa, sosyal hizmetlerden kültür ve sanata kadar pek çok alanda faaliyet göstererek topluma önemli katkılar sunmaktadır.[vi]
Bugün Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri ile bunlara bağlı sosyal hizmet kuruluşları; anaokullarından okullara, yükseköğretim kurumlarından hastanelere, yaşlı bakımından çocuk ve gençlik hizmetlerine kadar oldukça geniş bir faaliyet alanına sahiptir. Örneğin Katolik geleneğin en önemli sosyal hizmet kuruluşlarından biri olan Caritas, 2024 yılı verilerine göre Almanya genelinde 25.130 kurum ve hizmet biriminde yaklaşık 771 bin kişiyi istihdam etmektedir. Bu kurumların önemli bir bölümü sağlık, bakım, çocuk ve gençlik hizmetleri alanında faaliyet göstermektedir.[vii]
Protestan geleneğin sosyal hizmet kuruluşu olan Diakonie ise yaklaşık 34 bin hizmet ve kuruluşuyla; sağlık, yaşlı bakımı, çocuk ve gençlik hizmetleri başta olmak üzere çok geniş bir sahada faaliyet yürütmektedir.[viii]
Eğitim alanında da benzer bir tablo söz konusudur. Almanya’daki Protestan Kilisesi; anaokulları, okullar, yükseköğretim kurumları, akademiler ve çeşitli eğitim merkezlerinin işletilmesinde kurumsal bir aktör olarak yer almaktadır.[ix] Dolayısıyla dinî kurumların toplum hayatındaki varlığı yalnızca ibadet alanıyla sınırlı kalmamakta; eğitimden sağlığa ve sosyal hizmetlere kadar uzanan geniş bir kurumsal yapıya dönüşmektedir.
Böyle bir tablo Türkiye açısından değerlendirildiğinde ise oldukça farklı bir manzara ile karşılaşılmaktadır.
Mesela bir Nakşibendî tarikatının hastane işlettiğini veya bir Mevlevî tarikatının okul açtığını düşününüz.
Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde dinî ve tasavvufî kurumlara yönelik yaklaşım, Avrupa’daki örneklerden farklı bir istikamette gelişmiştir. Nitekim 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen ve 13 Aralık 1925 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ile tekkeler ve zaviyeler kapatılmış; tarikatlara ait bazı unvan ve sıfatların kullanılması da yasaklanmıştır.[x]
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Cumhuriyet’in kuruluş iradesi belirginleştiğinde kurucu aktörlerin önemli bir bölümü bu kurumları potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmiş ve onları ortadan kaldırmaya yönelik kapsamlı politikalar geliştirmiştir. Bunun sonucunda tasavvufî ve tarikat merkezli yapılanmalar kamusal ve hukukî alanın dışına itilmiş; buna rağmen bu yapılar farklı biçimlerde varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir.
Dolayısıyla tarihî tecrübe göstermektedir ki, dinî yapılar ile devlet arasındaki ilişkinin niteliği yalnızca dinî hayatı değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasî düzeni de doğrudan etkilemektedir. Bu durum, Osmanlı tecrübesinde yaşanan bazı kriz ve kırılma noktalarının ayrıca değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Osmanlı’da da Her Şey Sütliman Değildi
Elbette Osmanlı Devleti’nde de her şey daima sütliman değildi.
Devletin karşı karşıya kaldığı iç ve dış tehditler, siyasî mücadeleler, isyanlar, güç çekişmeleri ve dış müdahaleler tarih boyunca devletin enerjisini tüketen ciddi sorunlara yol açmıştır. Ancak bu meseleleri değerlendirirken her tarihî olayı tek bir sebebe veya yalnızca “dış güçlerin oyunu” şeklindeki tek boyutlu açıklamalara indirgememek gerekir.
Bununla birlikte Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde dış güçlerin müdahaleleri, siyasî rekabetler ve içerideki aktörlerin bu mücadelelerde araçsallaştırılması gibi olguların da devletin karşılaştığı krizlerde etkili olduğu görülmektedir.
Dolayısıyla tarih bize şunu göstermektedir: Bir devlet yalnızca dışarıdan gelen saldırılarla değil, içeride meydana gelen ayrışmalar, güç mücadeleleri ve kurumlar arasındaki çatışmalarla da yıpranabilmektedir. Asıl mesele, devletin bu farklı unsurları hukuk, adalet ve ortak kamu yararı ekseninde nasıl yönettiğidir.
Devlet, Fitne ve Celâlî İsyanları
Osmanlı Devleti’nde fitne tohumlarının XVI. yüzyılda ekildiği ve bir asır sonra XVII. yüzyılda genişleyerek devletin farklı bölgelerine yayılan Celâlî İsyanlarıyla önemli bir krize dönüştüğü bilinmektedir. Böylece Osmanlı Devleti, kuruluşundan henüz iki-üç asır sonra ciddi iç karışıklıklarla yüzleşmek zorunda kalmıştır.[xi]
Konu ile ilgisi bakımından burada bir hususu ayrıca hatırlatmakta fayda vardır. Osmanlı toplumundaki Celâlî İsyanlarını yalnızca yoksul köylünün toprak ağasına başkaldırısı şeklinde değerlendirerek bunu doğrudan bir sınıf çatışmasının örneği olarak sunan yorumlar bulunmaktadır.[xii] Ancak bu yaklaşımın meseleyi bütün yönleriyle açıklamakta yetersiz kaldığı kanaatindeyiz. Zira Celâlî İsyanları; ekonomik, idarî, askerî ve siyasî birçok sebebin iç içe geçtiği çok boyutlu hadiseler olarak değerlendirilmelidir.
Bugün de benzer şekilde, devletin gerçekleştirdiği meşru operasyonları devletin sivil toplum kuruluşlarına veya daha açık bir ifadeyle tarikat ve cemaatlere karşı yürüttüğü operasyonlar gibi göstermeye çalışan değerlendirmelerle karşılaşılmaktadır.
Oysa burada hedef alınan şey, inanç hayatı veya tasavvufî yaşam değildir. Hedef alınan, hukukun sınırları içerisinde kalmayan ve meşruiyet zeminini kaybeden yapılanmalardır.
Bu sebeple söz konusu süreçleri doğrudan tarikat ve cemaatlere yönelik bir operasyon gibi sunmak, meseleyi yanlış okumak anlamına gelmektedir. Tartışılması gereken husus, dinî veya tasavvufî kimlik değil; hukuk devleti ilkesine uygunluk meselesidir.
Bu aziz Türk devleti ve necip milleti, provokasyonlara geçmişte göz yummadığı gibi bugün de göz yummamıştır.
İşte böylesi dönemlerde, devletine sadık ve özünde ihlâs bulunan bazı tarikatlar da devletin yanında yer almış ve siyasî otoritenin yanında durarak toplumsal istikrarın korunmasına katkı sağlamışlardır.
Bunun bir göstergesi olarak Devlet-i Âliyye’de yaygınlık kazanan “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü, milletin devlet merkezli anlayışı ne derece içselleştirdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Ancak bu noktada şu hususun da ayrıca ele alınması gerekir: Osmanlı tarihinde yalnızca devletin tarikatlardan yararlandığı değil, aynı zamanda tarikatların da devletle kurdukları ilişkiler üzerinden toplum üzerinde etkili oldukları görülmektedir. Bu ilişkinin somut örneklerinden biri Aziz Mahmud Hüdâyî’nin şahsında karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle XVI. yüzyılın sonları ile XVII. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı isyanlar, siyasî ve sosyal çalkantılar döneminde, devletin yanında duran tasavvufî çevrelerin varlığı ve etkisi dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, Bayramiyye’nin silsilesine bağlı olarak Celvetiyye tarikatını teşekkül ettiren Aziz Mahmud Hüdâyî, Osmanlı Devleti’nin zor dönemlerinde devlet erkânı ve padişahlarla yakın ilişkiler kurmuş, devlet idaresine dair görüş ve tavsiyelerini doğrudan padişahlara iletmiş önemli bir sûfî şahsiyettir.[xiii]
Hüdâyî’nin III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi padişahlara mektuplar yazdığı ve nasihatlerde bulunduğu; IV. Murad’a ise saltanat kılıcını kuşattığı bilinmektedir. Dolayısıyla onun yalnızca bir tekke şeyhi olarak değil, devlet hayatını ve siyasî otoriteyi etkileyebilen güçlü bir mânevî şahsiyet olarak da temayüz ettiği görülmektedir.[xiv]
Bu durum, Osmanlı’da tasavvuf ile devlet arasındaki ilişkinin tek taraflı olmadığını göstermektedir. Padişahlar, sûfîlerin toplum üzerindeki mânevî nüfuzundan ve rehberliğinden yararlanırken; şeyhler de devletin himayesi, itibarı ve imkânlarından faydalanmışlardır.
Bu açıdan meseleye yalnızca “şeyhler devleti kullandı” veya “devlet tarikatları kullandı” şeklinde tek taraflı bakmak eksik kalır. Asıl gerçek, iki tarafın da birbirinin gücünden istifade ettiği karşılıklı bir ilişki ve etkileşim alanının ortaya çıkmış olmasıdır.
Kısacası:
Padişahlar şeyhlerden, şeyhler de padişahlardan; tarikatlar devletten, devlet de tarikatların toplum üzerindeki mânevî nüfuzundan yararlanmıştır.
Bu ilişki, Osmanlı siyasî ve toplumsal hayatının önemli gerçeklerinden biridir.[xv]
FETÖ’den SETÖ’ye?
Son olarak, bugün başlatılan ve Ankara merkezli 17 vilayette gerçekleştirildiği ifade edilen operasyon bağlamında, ABD’de Pensilvanya merkezli FETÖ örneğinden hareketle Almanya merkezli bu suç örgütünün de —şimdilik bu şekilde isimlendirilmekte olup— belki de çok yakında “terör örgütü” ismi verilerek SETÖ örgütüne evrileceğini düşünüyorum.
Süleymancılar olarak bilinen cemaatin Almanya’daki yapılanmasının, Türkiye’deki gelişmelerden bağımsız olarak, daha derin ve geniş kapsamlı bir şekilde varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Almanya’da inşa edilmekte olan genel merkezin yaklaşık 70 milyon avro maliyetle gerçekleştirileceği ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra, son yıllarda cemaat içerisinde yaşanan parçalanma ve ayrışmaların da bu yapılanma üzerinde önemli ölçüde etkili olduğu ve yapıya zarar verdiği değerlendirilmektedir.[xvi]
Devletin bünyesine sonradan nüfuz eden, dokusuyla uyuşmayan ve kendi bünyesinde yabancı bir ur gibi büyüyen yapılar, er ya da geç devletin güçlü iradesi karşısında sökülüp atılacaktır!
Çünkü devlet, bünyesinde taşıdığı yabancı yapılarla değil; kendi asli dokusu, millî iradesi ve hukuk düzeniyle yaşar.
Bu değerlendirme, henüz hukukî bir hüküm değil; mevcut gelişmeler üzerinden yapılan bir öngörüdür.
 
 **“Geç gelen adalet, adalet değildir.”**
 
Geç kalmış olsa da, inşallah bu, adaletin tecellisi için atılmış ilk adımdır.
 
Keskin bir neşter gibi…
 
Yanlışı kesecek, haksızlığı söküp atacak ve hakkı yerine koyacak.
 
Çünkü bazen adalet geç gelir;
ama geldiğinde sessiz değil, çok keskin olur.
 
15 Temmuz: Milletin Devletine Sahip Çıkışı
Netice olarak, 15 Temmuz hain darbe girişiminde, o kâbus dolu gecede meyhanede alkol alan insanımız bile sokağa çıkarak “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” diyerek bu tür bir geçişe izin vermemiştir.
Bu aziz Türk devleti ve necip milleti, provakasyonlara o gün göz yummadığı gibi bugün de göz yummamıştır.
Bugün başlatılan operasyon sıradan bir operasyon değildir.
Bu operasyonun, 1970’li yıllardan beri gerekli mahfillerde ifade ettiğimiz ve bu necip milletin de sessiz fakat temkinli bekleyişine tercüman olduğunu düşünüyorum.
 
 **“ŞERİATIN KESTİĞİ PARMAK ACIMAZ!”**
────────
 
Yazar Hakkında 

Dr. Celalettin KANDEMİR
13 Ağustos 2026
Herborn / ALMANYA
────────
 
 
KAYNAKÇA

AKSOY, Ömer. “Blagay’da Bulunan Sarı Saltuk Türbesi ve Sarı Saltuk Etrafında Oluşan Velî Kültü.” II. Uluslararası Sarı Saltuk Gazi Sempozyumu – Bildiriler. Hazırlayanlar Rıdvan Canım – Levent Doğan. Edirne: Trakya Üniversitesi Yayınları, 2015.
BARKAN, Ömer Lütfi. “İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeler.” Vakıflar Dergisi, sy. 2 (1942): 279-386. (acikerisim.fsm.edu.tr).
Deutscher Caritasverband. “Die Caritas in Zahlen.” 2026. (caritas.de)
Diakonie Deutschland. “Einrichtungsstatistik.” 2024. (Diakonie Deutschland)
Evangelische Kirche in Deutschland (EKD). “Bildung und Erziehung.” (EKD)
KANDEMİR, Celalettin. Şeyh Memicânî Saruhânî’nin Tasavvufî Görüşleri. Doktora Tezi, Eskişehir: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024.
KANDEMİR, Celalettin. Almanya’daki Türkiye Kökenli Dini Grup ve Cemaatlerin Sosyo-Kültürel Rolleri. (İstanbul: AZ Yayınları, 2026).
MIQUEL, André. İslâm Medeniyeti: Doğuştan Günümüze. Çeviren Ahmet Fidan – Nahit Menteş. Ankara: Birleşik Dağıtım Kitabevi, ts.
Statistisches Bundesamt (Destatis). “Träger der Kinder- und Jugendhilfe 32 700 Träger der Kinder- und Jugendhilfe im Jahr 2024.” 28 Ocak 2026.
ŞEYH MEMİCÂNÎ SARUHÂNÎ, Metâlibü’s-Sülûk fî Beyâni Tarîki’l-Meslûk, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 3145, 29a.
TEMEL, Recep – İsmail ÇELEBİ. “Koçi Bey Risalelerinin Malî Tarih Açısından Analizi.” Türkiye Günlüğü, sy. 128 (2017): 415-450.
Türkiye Cumhuriyeti. Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun. Kanun No. 677. Kabul: 30 Kasım 1925. Resmî Gazete 13 Aralık 1925, Sayı 243.
UZGUR, Yavuz Selim. Anadolu’nun Kalbi Harakânî. Hazırlayan Sadık Yalsızuçanlar. İstanbul: Sufi Kitap, 2012.
ÜLGENER, Sabri F. Zihniyet, Aydınlar ve İzmler. Ankara: Mayaş Yayınları, 1983.
YILMAZ, Hasan Kâmil. “Aziz Mahmud Hüdâyî.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Erişim 13 Ağustos 2026.
YILMAZ, Hasan Kâmil. “Celvetiyye.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Erişim 13 Ağustos 2026.
 
 


[i] Derviş Devletti: Osmanlı ordusu, özellikle Yeniçeri Ocağı, dinî inanç, ahlak ve geleneklerle güçlü bir şekilde eğitilmiştir. Devşirme sistemiyle alınan Hristiyan çocukları, İslâm dini, Türk ahlakı ve gelenekleri doğrultusunda yetiştirilerek disiplinli bir askerî eğitimden geçirilmiş ve Osmanlı’nın en seçkin askerleri hâline getirilmiştir. Doğrudan padişaha bağlı olan Yeniçeriler, imparatorluğun muhafızları ve ağırlıklı olarak piyade kuvveti olarak görev yapmışlardır. Dini ve manevi değerlerle, arkadaşlık ve dayanışma anlayışıyla yetiştirilen Yeniçeriler, savaşlarda cesur ve disiplinli bir askerî güç oluşturmuşlardır. (André Miquel, İslâm Medeniyeti: Doğuştan Günümüze, çev. Ahmet Fidan – Nahit Menteş (Ankara: Birleşik Dağıtım Kitabevi, ts.), 1:337. 

[ii] Yavuz Selim Uzgur, Anadolu’nun Kalbi Harakânî, haz. Sadık Yalsızuçanlar (İstanbul: Sufi Kitap, 2012), 78-83, 86, 89, 103. 

[iii] Ömer Lütfi Barkan, “İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeler,” Vakıflar Dergisi 2 (1942): 279-386, özellikle 11-13.

[iv] H. Kamil Yılmaz, Batılı tarihçi Pall Wittek’in Osmanlı’yı değerlendirirken “Derviş Devlet” tabirini kullanmasıyla ilgili şunları ifade etmektedir: ”Tasavvuf Osmanlı kurumlarını saltanatı, ordusu, ilmiyesi, sosyal ve iktisadi hayatı, san’at ve edebiyatı ile şekillendiren ve Osmanlı’ya kendine has bir renk ve damga vuran müessesedir. Bu yüzden evet, Osmanlı derviş bir devlettir.” (Bkz. H. Kamil Yılmaz, “Altınoluk Dergisi”, Altınoluk, sy. 163 (Eylül 1999), 20.

[v] Şeyh Memicânî Saruhânî, Metâlibü’s-Sülûk fî Beyâni Tarîki’l-Meslûk, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 3145, 29a; Celalettin Kandemir, Şeyh Memicânî Saruhânî’nin Tasavvufî Görüşleri (Doktora Tezi, Eskişehir: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2024), 61.

[vi] Almanya’da dinî kurumların eğitim ve sosyal hizmetlerdeki kurumsal rolü için bk. Evangelische Kirche in Deutschland (EKD), “Bildung und Erziehung”; ayrıca Statistisches Bundesamt’ın çocuk ve gençlik hizmetlerine ilişkin verileri. EKD, Protestan kilisesinin anaokulları, okullar, yükseköğretim kurumları ve akademiler gibi alanlarda taşıyıcı kurum olarak faaliyet gösterdiğini belirtmektedir. (EKD)

[vii] Diakonie Deutschland, “Einrichtungsstatistik.” Diakonie’nin verilerine göre 1 Ocak 2024 itibarıyla yaklaşık 34.000 hizmet ve kuruluşta yaklaşık 687.000 profesyonel çalışan görev yapmaktadır. Faaliyet alanları arasında yaşlı bakımı, çocuk ve gençlik hizmetleri, sağlık hizmetleri ve engelli bireylere yönelik hizmetler bulunmaktadır. (Diakonie Deutschland)

[viii] Diakonie Deutschland, “Einrichtungsstatistik.” Diakonie’nin verilerine göre 1 Ocak 2024 itibarıyla yaklaşık 34.000 hizmet ve kuruluşta yaklaşık 687.000 profesyonel çalışan görev yapmaktadır. Faaliyet alanları arasında yaşlı bakımı, çocuk ve gençlik hizmetleri, sağlık hizmetleri ve engelli bireylere yönelik hizmetler bulunmaktadır. (Diakonie Deutschland)

[ix] Evangelische Kirche in Deutschland (EKD), “Bildung und Erziehung.” EKD, Protestan Kilisesinin anaokulları, okullar, yükseköğretim kurumları, akademiler ve yetişkin, çocuk ve gençlik eğitiminde taşıyıcı kurum olarak faaliyet gösterdiğini belirtmektedir. (EKD)

[x] Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun, Kanun No. 677, Kabul Tarihi: 30 Kasım 1925, Resmî Gazete, 13 Aralık 1925, Sayı 243, Düstur, Tertip 3, Cilt 7, 113. Kanunun 1. maddesi tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatlara ilişkin bazı unvan ve sıfatların kullanılmasını yasaklamıştır. (Mevzuat.info)

[xi] 16. yüzyılın son çeyreğinde başlayan “duraklama”, 17.yüzyıl boyunca sürdü. Başa geçen padişahların devlet işlerine ilgisizlikleri ve dirayetsizlikleri, bir türlü önü alınamayan Celali isyanları ve uzayan savaşlar bu dönemin en karakteristik yönleri olmuştu. Recep Temel – İsmail Çelebi, “Koçi Bey Risalelerinin Malî Tarih Açısından Analizi,” Türkiye Günlüğü, sy. 128 (2017): 420.

[xii] Sabri F. Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzmler (Ankara: Mayaş Yayınları, 1983), 76.

[xiii] Hasan Kâmil Yılmaz, “Aziz Mahmud Hüdâyî,” TDV İslâm Ansiklopedisi, erişim 13 Ağustos 2026. TDV maddesi Hüdâyî’nin Celvetiyye’nin kurucusu olduğunu ve 1541-1628 yılları arasında yaşadığını belirtmektedir.

[xiv] Hasan Kâmil Yılmaz, “Aziz Mahmud Hüdâyî,” TDV İslâm Ansiklopedisi, erişim 13 Ağustos 2026. Hüdâyî’nin III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman’a mektuplar yazdığı, öğütler verdiği ve IV. Murad’a saltanat kılıcını kuşattığı bilgisi için bk. 

[xv] Hasan Kâmil Yılmaz, “Celvetiyye,” TDV İslâm Ansiklopedisi, erişim 13 Ağustos 2026. Celvetiyye’nin Bayramiyye ile silsile bağını ve Aziz Mahmud Hüdâyî döneminde tarikat olarak teşekkül ettiğini açıklayan kaynak için bk. 

[xvi] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Celalettin Kandemir, Almanya’daki Türkiye Kökenli Dini Grup ve Cemaatlerin Sosyo-Kültürel Rolleri (İstanbul: AZ Yayınları, 2026), 256-274.



192 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Kandil Gecesi Özel Münacaatı - 23/08/2026
Düştüğümüz dünya bataklığından, derin nefs ve enaniyet kuyularından, tepetaklak yuvarlandığımız menfaat çukurlarından bir an evvel çıkar bizleri Ya Rabbi!
Mekke Anlaşması: Erbakan'ın Hayalinden Stratejik Gerçekliğe - 16/08/2026
Aslında Mekke Anlaşması yeni bir proje değildir. Bilakis, on yıllar önce merhum Necmettin Erbakan’ın hayalini süsleyen, Müslüman ülkelerin kendi aralarında ortak siyasi, ekonomik ve güvenlik mekanizmaları oluşturmaları yönündeki düşüncenin...
Bir İmamın Arkasında 30 Yıl - 12/08/2026
Bugüne kadar meslek hayatımdan edindiğim tecrübeye dayanarak söylüyorum: “Bu milletin kurtuluşu ancak eğitimle mümkün olacaktır!”
Her Şey Aslına Rücu Eder - 30/07/2026
Bu makale, siyasî hadiselerin yalnızca günlük politik tartışmalar bağlamında değil; tarih, sosyoloji, siyaset bilimi ve İslâm düşüncesi perspektiflerinden değerlendirilmesine yönelik kişisel analiz ve mülâhazaları ihtiva etmektedir.
Âşûre Günü: “Rahmet Ve Hüznün Buluştuğu Tarihî Bir Durak” - 25/06/2026
Muharrem ayının onuncu günü olan Âşûre Günü, müstesna zaman dilimlerinden biridir. Bir taraftan ilâhî rahmetin ve kurtuluşun sembolü olarak kabul edilen hadiselerle anılırken...
Yurtdışına Göçün Görünmeyen Yüzü - 23/06/2026
Bazen insan daha fazla kazanmanın, daha düzenli bir hayat sürmenin ya da daha parlak bir gelecek arayışının peşine düşüyor. Fakat...
ABD-İran Geriliminin Arka Planı ve Türkiye’nin Dengeli Dış Politikasının Stratejik Kazanımları - 21/06/2026
Son dönemde yaşanan ABD-İran gerilimi, Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden tartışmaya açmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin dikkat çeken yönü, hem Batı ittifakıyla ilişkilerini koruması hem de ...
Camilere Kadar Giren Futbolizm - 07/06/2026
Günümüzde futbol, sadece sahada oynanan doksan dakikalık bir spor müsabakası olmaktan çıkmış; ekonomik, kültürel, siyasal ve psikolojik boyutları bulunan küresel bir fenomene dönüşmüştür.
Konforizm Arafat’a Kadar Ulaştıysa… - 02/06/2026
Her ne kadar hacı adayları bu durumdan memnun olsalar da işin manevi arka planına basiret gözüyle bakıldığında, modern çağdaki bu değişimin, hatta dönüşümün çok da tasvip edilemeyeceği görülecektir.
 Devamı